Hürmüz kapanırken, Akdeniz oyunu başlıyor
ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının görünen gerekçesi “rejim değişikliği” idi. Ancak bir aylık savaş ortamının sonunda, perde gerisindeki asıl neden ortaya çıkmaya başladı: Körfez petrolünün Hürmüz ve Bab-el Mendeb boğaz geçişleri yerine, ABD’nin Ortadoğu’daki “güvenilir müttefiklerinin” kontrolünde, büyük ölçüde kara geçişiyle Akdeniz’e taşınması...
ABD Trump’ın son dönemde sıklıkla dillendirdiği, özellikle Avrupa’yı işaret ettiği, “müttefikler kendi deniz yollarını daha fazla üstlenmeli” mesajlarını tam da bu açıdan okumak gerek.
ABD enerji güvenliğinde sorumluluğun daha fazla bölgesel aktörlere bırakılmasının önünü açıyor İran savaşıyla. Washington tüm dünyaya şu mesajı veriyor: “Ya güzergâhı siyasi ve askeri olarak güvence altına alacaksınız ya da alternatif tedarik zincirlerinin maliyetine katlanacaksınız.”
İran savaşının bir aylık bilançosuna bakınca ortaya çıkan şu:
Daha önce Körfez petrolünün özgürce küresel pazara iletildiği Hürmüz Boğazı artık büyük ölçüde kapalı. Durumu, İran’ın Meclis Başkanı Galibaf’ın şu cümlesi özetler nitelikte: “Hava kuvvetlerimizi, donanmamızı ve füze güçlerimizi yok ettiğini iddia eden düşman taraf -ABD’yi kastediyor- şimdi operasyonel hedefini Hürmüz Boğazı’nı açmak olarak belirlemiş durumda; halbuki bu boğaz savaş başlamadan önce zaten açıktı...”
İran yönetimi şimdilerde ABD-İsrail saldırılarının yarattığı enkazı yeniden inşa için Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri paralı hale getirmeyi planlıyor. İran parlamentosunda Hürmüz geçişlerinin paralı olması için getirilen yasa teklifi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu’ndan geçti. Sürecin tamamlanması için aynı yasanın Meclis Genel Kurulu’ndan da geçmesi, Koruyucular Konseyi tarafından onaylanması ve Cumhurbaşkanınca imzalanması da gerekiyor. Ancak Meclis komisyon onayı, Tahran’daki siyasi iradenin “boğaz geçişleri paralı olsun” kararını aldığının somut işareti gibi.
ABD’den çekilme sinyalleri
ABD Başkanı Trump’ın son açıklamaları ve sosyal medya paylaşımlarında İran savaşının iki ila üç hafta içinde biteceğini söylemesi ve ABD’nin “İran’dan çok yakında ayrılacağını” vurgulaması da önemli. Trump ayrıca Beyaz Saray’da önceki gün yaptığı konuşmada Fransa örneğinden yola çıkarak, nihai planı da açığa vuruyor aslında;
“Fransa ya da başka bir ülke petrol ya da doğalgaz almak isterse, Hürmüz Boğazı’ndan geçip oraya doğru gidecekler ve kendi başlarının çaresine bakabilecekler. Bizim bununla bir ilgimiz yok...”
Trump’ın sosyal medya paylaşımında İngiltere’ye yönelik mesajı da aynı söylemi içeriyor:
“Hürmüz Boğazı nedeniyle jet yakıtı bulamayan tüm ülkelere -örneğin İran’ın tasfiyesine katılmayı reddeden Birleşik Krallık gibi- bir önerim var: Birincisi, ABD’den satın alın; bizde fazlasıyla var. İkincisi ise, biraz gecikmiş cesaret gösterip boğaza gidin ve alın...”
Asıl plan: Körfez petrolünün kontrolü İsrail’e...
Körfez enerji güvenliği konusundaki ABD-İsrail merkezli asıl planın işaretini de zaten İsrail Başbakanı Netanyahu verdi bile. Netenyahu’nun ilk kez 2023 yılında BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada ortaya attığı, yaklaşık iki hafta önce düzenlediği basın toplantısında da yeniden ısıtıp tedavüle soktuğu proje, Körfez enerji kaynaklarının Suudi Arabistan üzerinden Akdeniz’e ulaştırılmasını amaçlayan bir boru hattı projesi.
Öneri ilk dillendirildiğinde “teknik bir enerji altyapısı” projesi gibi duruyordu. Ancak İran savaşıyla birlikte ABD/İsrail’in asıl hedefinin Körfez-Akdeniz ekseninde yeni bir siyasi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık zemini oluşturması, Arap ülkelerinin kendi doğal kaynaklarını küresel piyasaya sunmak için İsrail’e “muhtaç” hale getirilmesi olduğu ortaya çıkmaya başladı. Belli ki İsrail, kendisini Doğu Akdeniz çıkışlı yeni enerji mimarisinin önemli bir terminal noktası olarak konumlandırmak istiyor.
Alternatif plan: Türkiye-Suriye üzerinden enerji koridoru
İran savaşıyla iyice belirginleşen, İsrail’i Ortadoğu’nun “ekonomik ve siyasi patronu” yapma hedefinin tek alternatifi olarak ise Türkiye görünüyor. Körfez petrol ve doğalgazının Suriye-Türkiye üzerinden Akdeniz’e, oradan da Avrupa’ya ulaştırılması da masada. Nitekim, İsrail ile -şimdilik- böylesine girift bir ekonomik iş birliği kurmak istemeyen Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin kara üzerinden petrol/doğalgaz geçişi için Türkiye alternatifine yönelmeleri söz konusu olabilir.
Kıbrıs da çözülürse plan tamamlanır
Hürmüz Boğazı ve Bab-el Mendeb devre dışı bırakılıp, enerji kaynaklarının Akdeniz üzerinden pazarlandığı bir ortamda Kıbrıs’ta herhangi bir gerginlik ya da istikrarsızlık istenmeyeceği de aşikar. Dolayısıyla Kıbrıs meselesinde -öyle ya da böyle- bir çözümün de orta vadede gündeme gelme ihtimali çok büyük. Burada Ankara’nın üzerine gelecek yoğun çözüm baskısına karşı, hem Türkiye’nin hem de adadaki Türk nüfusun çıkarlarını en iyi şekilde koruyabilecek bir planı öne çıkarması elzem. Aksi halde Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki etkisinin yerini İsrail’in kontrolünün alacağı aşikar.
İsrail aşırı dincilere teslim
Ortadoğu’daki tehlikeli gelişmelerden biri de İsrail yönetiminin giderek aşırı dincilere teslim olması. İsrail Meclisi’nde 30 Mart gecesi peş peşe kabul edilen bütçe ve idam yasasını, yalnızca iki ayrı oylama olarak değil, koalisyon içindeki güç dengesinin nasıl değiştiğini gösteren önemli bir siyasi dönüm noktası olarak da okumak mümkün.
Sürecin en dikkat çekici boyutu, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in temsil ettiği aşırı dinci ve sert siyasi çizginin meclis aritmetiğinde kazandığı belirleyici ağırlık; Ben-Gvir, bütçenin geçmesi için gerekli oyu sağlamak için, Netanyahu’nun aslında soğuk durduğu idam yasasının da kabul edilmesini şart koştu. Bütçenin Meclis’ten geçmemesi halinde başında olduğu hükümetin düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını gören Başbakan Netanyahu da bu siyasi şantaja boyun eğdi.
İsrail parlamentosunun kabul ettiği idam yasası, “ırkçı saiklerle veya bir topluluğa düşmanlık nedeniyle bir İsraillinin ölümüne yol açan” kişilere idam cezası verilmesini öngörüyor. Düzenlemenin özellikle Filistinlileri hedef aldığı ise açık.
Hem bütçenin, hem de idam yasasının aynı gün, aynı sayıda destekle, 62 oyla Meclis’te geçmesi, Netanyahu’nun yalnızca hükümeti yöneten aktör değil, aynı zamanda koalisyon içindeki farklı eğilimleri dengelemeye çalışan bir lider olarak hareket ettiğini de ortaya koydu.
Önümüzdeki dönemde asıl izlenecek başlık, bu güç kaymasının İsrail sağının orta vadeli liderlik yapısını nasıl etkileyeceği olacak. Son oylama, daha sert çizgideki isimlerin artık yalnızca gündemi etkilemekle kalmadığını, geleceğin siyasi rekabetinde daha görünür hale geldiğini de gösteriyor.
Sırada İsrail-Türkiye barışması mı var?
ABD’nin nihai hedefinin Ortadoğu’daki “kaosu” sağlama bağlayıp, Çin’in enerji kaynaklarını olabildiğince kesmek olduğu açık. Bu çerçevede petrol ve doğalgaz için kurulacak güvenli yollarda “tam istikrar” sağlanması Washington’un işine gelir. Bu da, orta ve uzun vadede bölgedeki iki “güvenilir ABD müttefikinin”, yani İsrail ile Türkiye’nin önce barışıp, sonra işbirliğine girmeleri ile olacaktır. Dolayısıyla İran savaşında herhangi bir ateşkes sonrasında ABD’deki Trump yönetiminin Ankara-Tel Aviv barışmasına odaklanması büyük ihtimal. İsrail’de sonbaharda yapılması beklenen genel seçimler sonrasında bu yönde hamlelerin artması adeta kaçınılmaz görünüyor.
