Gelir dağılımı, kalkınma ve siyaset
Geçen hafta Türkiye’de gelir dağılımınındaki bozukluğun ana sebebini sermaye-işgücü-rant arasındaki gelir bölüşümünde işgücünün aldığı payın “anormal” düşük olmasına bağlamıştım. (Gelişmiş ülkelerde bu oran `’larda ve Çin gibi yeni gelişmiş bir ekonomide bile P’lerde iken Türkiye’de bu oran 5 ile “hiç gelişmemiş ülkeler” ile aynı seviyededir.) Bu oranı yüksek tutmak ancak işçi haklarının güçlü bir şekilde temsil edildiği sosyal demokratik rejimlerde, veya Çin gibi merkezi planlamanın egemen olduğu ve sermayenin yönetim üzerinde baskı kuramadığı rejimlerde mümkün olabilir.
Burada, can alıcı siyaset bilimi sorusu şu olmalı: Demokratik bir rejimde neden iktidardaki partiler ülkedeki gelir bölüşümünü düzeltmeye çalışmaz, ve sermaye (ki bu “sermaye” giderek fiziki sermayeden “finans” sermayesine dönmüş durumda) lehine kararlar almaya devam ederler? Sonuçta kitlelerin refahını artırmak, demokrasilerde daha fazla oy kazanmak anlamına gelir. Mantık iktidarın tabanını güçlendiren bir siyaset izlemesini emreder, ama gel gelelim ki fiiliyatta durum çoğu zaman öyle değildir. (Ki, Batı demokrasilerinde bile refah toplumu şiarının terk edilmesiyle, Gini katsayısında artışlar yaşanmaktadır.)
Ben bu anormal durumu büyük ölçüde siyasetin ekonomideki güç odakları tarafından doğrudan veya dolaylı olarak rehin alınmasına bağlıyorum. Bu bağlamda öncelikle temsili demokrasilerde “seni temsil edenler kimdir?” sorusuna cevap vermek gerekir. Eğer bunların çoğunluğu sermaye ile ilişkili “işadamı” kimlikli kişiler ise, veya bu kimlikteki kişilerle güçlü bağları var ise, bunlar kendi aleyhlerine gördükleri ve işgücü sınıfına daha çok pay ve güç verecek politikalara doğal........
