Deprem değil, sigortasızlık yıkıyor |
6 Şubat 2023… Türkiye’nin hafızasına kazınan, yalnız şehirleri değil ekonomik dengeleri de yerle bir eden bir tarih. Aradan geçen zamana rağmen, yıkımın bilançosu hâlâ konuşuluyor. Ancak 6 Şubat’ın yıl dönümünde Kahramanmaraş’tan verilen mesaj, betonun değil bilincin eksikliğine işaret ediyordu: Türkiye’nin en büyük afet riski deprem değil, sigortasızlık.
Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu (SEDDK), Türkiye Sigorta Birliği (TSB) ve Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) yöneticileri, depremin merkez üssü Kahramanmaraş’ta bir araya gelerek aslında çok net bir tablo ortaya koydu: 100 milyar doları aşan ekonomik kaybın yalnızca yüzde 5-6’sı sigorta sistemi tarafından karşılanabildi. Bu oran, sadece finansal bir veri değil; Türkiye’nin risk yönetimi karnesi.
Sigorta, çoğu zaman poliçe yenileme tarihine kadar hatırlanmayan bir formalite gibi görülüyor. Oysa afet anında kamu maliyesinin üzerindeki yükü hafifleten, işletmelerin yeniden ayağa kalkmasını sağlayan ve hane halkının tasarruflarını koruyan görünmez bir altyapıdan söz ediyoruz. Eğer bu altyapı zayıfsa, yıkım yalnızca binalarda değil bütçelerde ve gelecek planlarında da yaşanıyor.
Bugün zorunlu deprem sigortasında penetrasyon oranı yüzde 55 seviyesinde. Yani her iki konuttan biri hâlâ teminatsız. Üstelik mevcut sistem yalnızca depremi kapsıyor. Sel, heyelan, orman yangını gibi risklerin giderek arttığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu nedenle Zorunlu Afet Sigortası’nın (ZAS) devreye alınacak olması önemli bir kırılma noktası. Yeni modelle tüm doğal afet risklerinin tek çatı altında toplanması ve otomatik yenileme sistemiyle poliçe sürekliliğinin sağlanması hedefleniyor.
Otomatik yenileme, teknik bir düzenleme gibi görünebilir. Oysa bu adım, “unuttum”, “zamanım olmadı” gibi gerekçelerle kesintiye uğrayan korumayı sürekli hâle getirebilir. Tapu ve abonelik işlemleriyle entegre bir yapı kurulması halinde sigortalılık oranının yüzde 90’ların üzerine çıkması mümkün. Bu da afet sonrası kamu kaynaklarına daha az yük, daha hızlı toparlanma ve daha az sosyal maliyet demek.
Ancak mesele yalnızca zorunlu poliçelerle sınırlı değil. Hayat sigortalarında tablo daha da çarpıcı. Türkiye’de hayat sigortaları büyük ölçüde kredi bağlantılı ürünlerden ibaret. Oysa bilinçli finansal planlama kapsamında yapılan hayat sigortaları hem aile bütçesini hem de uzun vadeli tasarruf dengesini koruyan araçlar. Afet gerçeğiyle yaşayan bir ülkede bu alanın hâlâ gelişme aşamasında olması düşündürücü.
6 Şubat sonrasında sektörün hasar ödeme performansı ise güven açısından kritik bir eşikti. Özellikle DASK’ın hızlı avans ödemeleri ve dosyaların büyük bölümünü ilk altı ay içinde kapatması, sistemin çalıştığını gösterdi. Bu güvenin kalıcı hâle gelmesi için ise sigortanın “zorunluluk” değil “ihtiyaç” olarak algılanması gerekiyor.
Sigortacılığın stratejik bir sektör olduğu gerçeği artık daha görünür. Savunma sanayii nasıl ülkenin fiziki güvenliğini sağlıyorsa, sigorta sektörü de ekonomik güvenliğin teminatı. Afet sonrası bütçe açığını azaltan, kamu borçlanma ihtiyacını sınırlayan ve üretim zincirinin kopmasını önleyen bir mekanizmadan söz ediyoruz.
Kahramanmaraş’ta verilen mesaj aslında tüm Türkiye’ye: Afetleri engelleyemeyiz ama ekonomik yıkımı sınırlayabiliriz. Bunun yolu da sigorta bilincini artırmaktan, poliçe sürekliliğini sağlamaktan ve riskleri bütüncül şekilde güvence altına almaktan geçiyor.
Deprem kuşağında yaşayan bir ülke için asıl kırılganlık fay hatlarında değil, koruma eksikliğinde gizli. Eğer 6 Şubat’tan gerçek bir ders çıkarılacaksa, o ders şudur: En büyük risk, sigortasızlıktır.