Savaşın karanlık aynasında: Etik meşruiyetin ve sorumlu liderliğin çöküşü

Savaş, haberlerde “binlerce ölü”, “şehirlere vurulan füzeler”, “barış görüşmelerinin ertelenmesi” gibi ifadelerle sınırlı kalmaz. Gerçek etkisi toplumun kalbinde, ekonominin damarlarında ve siyasetin kurumlarında yankılanır — telafisi çok zordur. Peki ya bunların ötesinde, siyasal etiğin, sorumlu liderliğin ve adaletin çöküşü? Bu, savaşın görünmez ama en kalıcı maliyetlerindendir. Bu boyut, sadece devlet kurumlarının işlevsizleşmesiyle ve ortak aklın (iyinin) devre dışı kalmasıyla değil, aynı zamanda toplumsal anlaşmanın temel taşlarının -güvenin, hesap verebilirliğin, hakkaniyetin, hakların evrenselliğinin- sistematik zedelenmesiyle gerçekleşir. Siyasal etiğin çöküşü uzun vadede, petrol fiyatından daha fazla dünyayı etkileyecektir.

Tarih, sarsıntılar, mülteci krizleri, ekonomik çöküntülerle dolu olsa da döngü kırılmıyor. Savaş bize yine en karanlık aynayı tutuyor: içinde etik meşruiyet ve sorumlu liderlik idealleri kırık. Batı’nın evrensel prensipleri, savaş prizmasında bozuluyor -niyeti esas alan (“eylemi ahlaki gerekçeyle haklı çıkarma”) ya da sonuca odaklanan (“faydalı sonuçla eylemi meşrulaştırma”) yaklaşımla. İnsan onuru, mülkiyet gibi doğal haklar görünmezleşiyor. Etik meşruiyet –eylemin ahlaki gerekçelerle savunulması ve sorumlu liderlik artık parçalanmış ideal kavramlar. Önce iyi niyet ilkesi sonuçla örtülerek kayboldu; sonra sonuç odaklılık araçların meşruiyetini de önemsizleştirip “sonuç savaşı başlatanın çıkarına hizmet ediyorsa tüm araçlar mubah” diyen bir düzen doğdu.

Esasen adalet ile savaş kelimeleri siyaset felsefesinin binlerce yıllık geçmişinde bir arada. Savaşın meşruiyet koşulları, diğer deyişle haklı savaşın ve uygulanamayacakların kuralları belirlenmiştir. Liderlerin kendi cephelerinden meşrulaştırmaya çalıştığı savaşların “adil savaş teorileri” üzerinden mutlak kötülük olmadığı söylemlerine baktığımızda bu çabanın pekte yeni olmadığını görürüz. Sonucundaki faydaya odaklı yaklaşımla, barış için savaşın ahlaken meşrulaştırılmasının izlerini Aristoteles’ten okuyabiliriz. Aziz Augustinus, adil savaş için “haklı neden” ve “doğru niyet”i temel aldı. Orta çağda Aquinas adil yöneticinin görevinin Tanrının ilahi düzeninin gereği, toplumun ortak iyiliği (bonum commune) için çalışmak olduğunu savundu. Çağdaş düşünür John Rawls, ortak iyiyi adil ve kapsayıcı bir toplumsal düzenin kurucu ilkesi olarak konumlandırdı.

Binlerce yıl evvel bu “kutsal reçete”yi tartışan düşünürler yattıkları yerlerde, ahlaki meşruiyeti jeopolitik çıkarlarından kaynaklanan “meşru” bombalarla çocuklar ölürken rahatlar mıdır?  Platon’un bilgelik, adalet ve ortak iyi’yi temel alan filozof-kralı, yerini gerçeği çarpıtan ve halkı ‘ötekileştiren’ popülist politikacılara bıraktı. Savaş, liderliği “kurtarıcı” maskesiyle zehirliyor; ideal çökünce geriye sadece zehirli güç kalıyor. Halkına “ötekiler” üzerinden düşman algısı yaratanlar, kendilerini kurtarıcılar olarak sunuyor; ideal liderlikte bir illüzyona dönüşüyor.

Sonuç, siyasal-ahlaki pusula, evrensel haklar ve ortak akıl kayboldu. Halkına savaş karşıtı konuşmalar yaparken arka kapıdan silah ticaretiyle yangını büyütenlerin ikiyüzlülüğü küresel çöküşü hızlandırıyor. Bu çöküş yalnız siyasette değil, ahlaki, sosyal, çevresel, ekonomik her alanda var. Kendi gerçeğimizle yüzleşmezsek, karanlık ayna ekosistemin her canlısını yutacak.

Savaşı kazandığını sananlara Pirüs zaferini hatırlatmakta fayda var. Küresel dünyada herkesin iyiliği ötekinin iyisine bağlıdır; kazananın bedeli de öyle ağırdır ki, aslında kaybetmekten beterdir. İnsan doğasının iyiliğine inananları haksız çıkartmak için yarışırcasına hareket eden liderler, dünyayı cehenneme çevirirken, sosyal adalet için maalesef insan doğasına güvenmeyi bırakıp, uluslararası sisteme bağlayıcı ve cezalandırıcı kurallar yüklemeliyiz. Çözüm, etik meşruiyeti ve ortak aklı yeniden inşa etmekte yatıyor: halklar liderleri(ni) sorgulamalı; uluslararası tarafsız kurumlar ve yaptırımlar güçlendirilmeli.


© Ekonomim