Mülkiyet hakkının korun(a)madığı ülkelerde büyüme ve kalkınma olur mu? |
Güçlü kurumlarınız varsa ve mülkiyet hakları güvence altındaysa, o zaman bireylerin rant peşinde koşma, keyfi müsadere ve/veya vergilendirme gibi kimi yasadışı, kimi de verimsiz olan yöntemlerle zenginleştmeye çalışmaları zorlaşır. Bunun yerine bireyler, daha yüksek katma değer elde edebilmek için, inovasyon yapma ve değerli bir şeyler üretmeye çalışırlar.
Yasalara uyan vatandaşların tüm mülkiyet haklarının adalet sistemi tarafından eksiksiz korunacağına güven duyması gerekir. Mülkiyet güvencesinin zayıf olduğu bir ortamda yerli ve yabancı yatırımcıları ikna etmek zorlaşır; bu da yatırım, kalkınma ve refah hedeflerini tehlikeye atar.
İki hafta önceki yazımda, refah ve kalkınma için demokrasi ve güçlü kurumların ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim. Yazının mürekkebi kurumadan, tavukçuluk sektöründe faaliyet gösteren bazı şirketlere kayyum atanmasıyla ilgili haberler geldi. Bu nedenle, kalkınma ve refah için güçlü kurumlara neden ihtiyaç duyduğumuzu, bu sefer daha dar ama bir o kadar da hayati bir konu olan mülkiyet haklarının korunması çerçevesinde değerlendirmek istiyorum.
Türkiye’de, 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte, ekonomide kamunun rolünün azaldığı, özel sektör ağırlıklı bir serbest piyasa ekonomisinin desteklendiği bir ekonomi anlayışı hâkim oldu. Bugün itibariyle ülkemizdeki ekonomi anlayışının, rekabetçi bir serbest piyasa ekonomisi olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. En azından söylemde ve kâğıt üzerinde durum bu. Dolayısıyla, böyle bir ekonomik anlayış ve sistem dahilinde, ekonomik kalkınma ve refah artışını sağlayabilmek için, bu sistemin gerektirdiği şartları sağlamamız beklenir. 1980 sonrasındaki 46 yıllık sürece baktığımızda, ülkeyi yöneten bütün hükümetlerin istisnasız bir şekilde bu ekonomik anlayışa bağlı kaldıklarını ve ekonomi politikalarının da genel itibariyle bu sistemin gereksinimlerine göre şekillendiğini görüyoruz. 1980’de dış ticaretin serbestleştirilmesi, 1980’lerin ikinci yarısında finansal liberalizasyon, 1989 yılında TL’nin tam konvertibilitesi ve sermaye akımlarının tam liberalizasyonu, 2001 krizi sonrasındaki IMF programı ve 2004’ten itibaren AB uyum paketleri ile kurumların güçlendirilmesine yönelik düzenlemeler hep bu temel varsayıma dayanıyordu: Türkiye için en doğru ekonomik sistem, özel sektör ağırlıklı, rekabetçi bir serbest piyasa ekonomisi.
Serbest piyasa ekonomilerinin başarısı için kurumların gücü önemli
Uluslararası ekonomi literatürünü incelediğimizde, serbest piyasa ekonomilerinin başarısı için kurumların gücüne büyük önem atfedildiğini biliyoruz. Kurumların gücü denildiğinde de ilk akla gelen mülkiyet........