Naif’in Listesi: Gerçekler, Doğrular, Varoluşlar… |
Naif’in Listesi, Ayşen Somunkıran Özagar’ın dokuz öyküden oluşan ilk öykü kitabı. Yazar kaleme aldığı çeşitli konular aracılığıyla anlatı evrenini tematik bir atmosferde kuruyor. Öyküler birbirlerinden bağımsız görünseler de Özagar’ın gerçek ve doğrunun belirleyicileri üzerine düşündürttüğü mevzularla ortak bir paydada buluşuyorlar. Gerçek nedir? Doğruyu kim belirler?
Kitaptaki her bir öykü günümüz dünyasına ayna tutarken, zihinlerde genel kabul görmüş kollektif kalıpları da sarsıyor. Önce, bireyin yaşadığı toplumla zorunlu adaptasyonunu ardından iç dünyasında baskılanan çatışmaları gözler önüne seriyor. Mekân, yazarın kurgu atmosferindeki insan manzaraları karşısında sadece bir araç. İster büyük bir şehirde yaşansın ister küçük bir köyde doğulsun ya da sınır ötesi ülkelere kaçılsın… Sahnelenen tutumlarla, iç monologlarda duyduğumuz muhakeme çığlıkları değişmiyor. Hâl böyle olunca, yazarın meseleleri de çok daha kapsayıcı bir boyut kazanıp çeşitli iktidar biçimlerinin kişiler üzerindeki yıpratıcı etkisini yansıtıyor.
Özagar karakter yaratımında oldukça başarılı bir yazar. Onlara yüklediği özelliklerin temelini maharetli bir şekilde atıyor. Yarattığı sahnelerde, satır aralarında, diyaloglarda veya monologlarda kahramanların bulundukları noktayı da ulaşmak istedikleri içsel rahatlığın gerekçelerini de anlamak mümkün. Sadece iç dünyalarıyla okura aktarılmıyorlar. Yaşadıkları çevre ve aileleri de geniş yer tutuyor öykülerde. Bireysel meseleleri okuduğumuzu zannederken toplumsal üstelik de zamansız ve mekansız sosyokültürel konularla karşılaşıyoruz. Kahramanlarla birlikte adaleti sorgulayıp yola düşüldüğünde kadim geleneklerle yüzleşip donakalıyor, en temel ruhsal ihtiyaçlardan sayılabilecek aidiyet hissini tanımlamaya çalışırken farklı formdaki hegemonyalarla tanışıyor, dünyanın renklerini kaybettiğini düşünenlere hak veriyor, sözde ahlaki kuralları çiğneyenleri destekliyoruz. Özagar’ın bu desteği almasının diğer bir sebebi de karakterlerin duygusal durumlarını, bir psikolog olmasının avantajlarını da kullanarak eksiksiz vermiş olması.
Kitapta dikkat çeken unsurlardan biri de öykülerdeki iç sesler. Yazar, ustalıkla kurduğu sahnelere rağmen iç sesleri bu denli sık kullanma ihtiyacını neden duyuyor? Sanırım bize bir mesajı var… Karakterin gerçekliğinin yaratılmasında etkili bir araç sayılan iç sesler (monolog) kahramanımızın aklından geçenleri öğrenip onu tanımamızda son derece faydalı. Özagar’ın öykülerindeki monologlara bakıldığında, yazarın bu aracı iletişimsizliğin, yalnızlığın ve iç hesaplaşmaların görüldüğü atmosferlerde özellikle kullandığı fark ediliyor. Kahraman tüm o monologları çoğunlukla dinlenmeyeceğinden ya da anlaşılmayacağından emin olduğu için, eylemlerinin bir temyizi biçimde yapıyor. Örneğin “Su” öyküsündeki Deli Badır karakteri. Onun delirmesi köyde kimin umurundaydı ki? Üzerine yıkılan sorumluluktan sıyrılamayıp üstüne üstlük tıpkı Kobo Abe’nin Kumların Kadını adlı romanında gördüğümüz gibi o sorumluluğun gerekliliğine de yürekten inanmış, hayatını farklı bir yöne evirememiş, köyden çıkıp gidememiş, sonuçta da ailesini koruyamamış Badır, davranışlarının doğruluğunu kendine ispat etmeye çalışmak dışında yapacak bir şey bulamıyor. Belki de Özagar’a göre okuru ilgilendirecek kısım da bu nokta. Modern insanın zihnine tüneyen yeni lanet. Yalnızlık ve çaresizlik hissi…
“Sudan başka hiçbir şeyin akamadığı bu yerde söyleneni yapmak, geçmişi korumak, sözden çıkmamaksa eğer köyün kuralı, bütün bu kayıpların bedeli benden sorulunca akıl ne yapsın?”
Ve başka bir öykü Naif’in Listesi. Kitaba adını veren bu öyküde okuduğumuz iç sesler gerçek diyaloglara dönüşse Naif’in hayatı değişir miydi? Muhtemelen değişmediği gibi daha da kötüye giderdi. Gerçeklerin farkına varmanın ona herhangi bir şey kazandırmadığını henüz çocukken keşfediyor Naif. Bu yüzden hissettiklerini, düşündüklerini, yargılarını içine gömüyor. Onun gerçekliği birçok kişi için kabul edilemez bir şeyken, yaşadığı hayatlara zihninde yepyeni boyutlar kazandırarak -çünkü orada da hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının bilincinde- geçiriyor ömrünü. Yine bir yalnızlık ve çaresizlik durumu.
“Babam gelmiyordu ki anne, arada bir uğruyordu işte, biraz para bırakıp........© Ek Dergi