James Monroe’nun Çiti ya da Donroe’nun Altın Varaklı Balyozu Arasında |
Monroe’nun Çiti (1823 – Başlangıç)
ABD Başkanı James Monroe, Kongre’de o ünlü sözleri (“Amerika Amerikalılarındır”) sarf ettiğinde yıl 1823tü ve aslında Latin Amerika’nın etrafına görünmez bir çit çekiyordu. Bu çit, sözde “Avrupalı sömürgecilere” karşı kalkandı; ama özünde, kıtanın tapusunu Washington’daki kasaya kilitleyen bir mülkiyet ilanıydı.
Bugün de Donald Trump’ın, Amerikan basınında verilen ismiyle “Donroe Doktrini” hamlesi, bu çitin üzerine dikenli teller çekti, kapısına da “Özel Mülk – Girilmez” yazdı… Tarih bu coğrafyada asla tekerrür bile etmiyor; şekil değiştiriyor o kadar.
Conrad’ın madenleri (1904 – Erken kapitalizm)
20. yüzyılın başında da Theodore Roosevelt, “Yumuşak konuş, ama elinde büyük bir sopa bulunsun” demişti. Bu “büyük sopa”nın gölgesini, Joseph Conrad’ın Nostromo’sunda, Costaguana’nın gümüş madenlerinde okuduk; “maddi çıkarlar”, bir tanrı gibi insanların ruhunu ve ülkenin toprağını eziyordu. Monroe Doktrini’nin o zamanlar gölge bir tehditti ve havaya United Fruit Company’nin gemileri limana yanaştığında yayılan tatlı, ama çürük muz kokusuydu.
San Tomé madenini “kalkınma” diye pazarlarlar; bu da düzen, hukuk, ilerleme demektir. Maden, Charles Gould için ülkeye medeniyet getirecek bir “çıpa”dır; ama çıpa, gemiyi sadece sabit tutmaz, denizin dibine de bağlar; çünkü maden, ülkeyi ayakta tutan bir ekonomi değil, ülkenin boynuna geçirilen bir tasmadır. Conrad’ın Costaguana’sında asıl darbe silahlardan değil, gümüşün insan zihninde açtığı büyük hasarlardan gelecekti: para akışının durmaması sağlansın diye hükümetler devrilir, bayraklar değişir, “istikrar” denen şey silahlı nöbet tutar.
İşin en acı tarafı şudur: Romanda “satın alınamaz” diye efsaneleştirilen Nostromo’nun kaderi o gümüşlerle çizilir. Bir yerden sonra gümüş; yalnızca bir maden değildir, insanın kendine anlattığı masalın içindeki zehirdir:‘ben bunu hak ettim’ duygusu. (*) Conrad’ın hükmü açıktır: İmparatorluk dışarıdan gelen bir ordu olmayabilir, içeriden büyüyen bir gerekçe de olabilir. “Çıkar” dediğimiz tanrı, önce ülkeyi değil, vicdanı ilhak eder.
Pablo Neruda, “United Fruit Co.” şiirinde bu işgalin biçimini tek hamlede adlandırır: (…) çağırdı / sineklerin diktasını / Trujillo sinekleri, Tacho sinekleri, / Carias sinekleri, Martines sinekleri, / Ubico sinekleri; ve o nemli sinekler, / alçakgönüllü kanın, reçelin sinekleri. (**)
Burada ürperten şey, “dikta” sözcüğü değil, diktatörlüğün gündelikleşmesidir. Sinek büyük bir kötülük değildir: sıradan bir musibettir. Vızıldar, sinir bozar, bulaştırır; gider gibi yapar ve geri gelir. Müdahale de böyledir; bir gün “dostluk” diye konar, ertesi gün “düzen”, sonraki gün “güvenlik”. Her seferinde başka bir isim, ama aynı iştah. Bugün Venezuela petrol sahalarının üzerinde uçuşanlar o “kanlı sinekler” değil; insansız hava araçlarıdır. Değişmeyen şudur: beslenilen kaynak hâlâ halkların “en tatlı ve en sulu” mirasıdır.
Yeşil Papa’nın gölgesi: Muz cumhuriyetlerinin anatomisi (1950’ler – Şirketlerin egemenliği)
Bu sömürüye edebiyatın en sert yanıtı Miguel Ángel Asturias’tan geldi. Onun Muz Üçlemesi ve özellikle Yeşil Papa romanı, bugün yaşananları anlamak için bir kullanma kılavuzu gibidir. United Fruit Company’nin sadece toprağı değil, zamanı ve insan iradesini de nasıl satın aldığını anlatır Asturias. Romandaki “Yeşil Papa” lakaplı Amerikalı patron Geo Maker Thompson, Beyaz Saray’dan aldığı güçle Guatemala ormanlarında kendi krallığını kurar.
Asturias, sermayenin insanlıktan çıktığı anı unutulmaz bir sahnede kristalize eder. Geo Maker Thompson, ormanı yarıp geçecek demiryolu köprüsünün inşaatını denetlerken Motagua Nehri’nin azgın sularına düşer. Bu basit bir kaza değildir; bu bir vaftiz törenidir. Thompson, çamurla kaplanmış, üzeri yosun ve pislikle bulanmış şekilde sudan çıktığında artık sadece bir insan değildir: doğanın yeşil kusmuğuyla kaplanmış, merhametini nehirde bırakmış “Yeşil Papa”dır.
Şiirde vızıltı duyulur; romanda vızıltı ve bir nehrin içine düşüp yeniden doğan patronun gözlerine yerleşir: Asturias’ın Thompson’ı, nehre bakarken sanki şöyle vızıldar: Nehir bir şey değildir; önemli olan, onun üstünden geçmektir. Yeşil Papa çamurla kaplıydı; bugünün “Donroe Doktrini” diliyse ham petrolle kaplı. Asturias’ın anlattığı düzen, modern “Donroe Doktrini”nin öncülüdür.
O günlerde muz plantasyonları için hükümetler devriliyor, demiryolları ve limanlar “özel mülk” sayılıyordu. Asturias şunu gösterir: Bir ülke, bir şirketin bilançosuna “varlık” kalemi olarak kaydedildiğinde, orada yurttaşlık biter; kölelik başlar. Bugün Venezuela’da gördüğümüz şey, Asturias’ın “Yeşil Papa”sının elinde petrol varilleriyle geri dönen “Siyah Papa” versiyonudur: Muzun yerini petrol, Mamita Yunai’nin yerini ise çok uluslu enerji devleri almıştır; ama senaryo aynıdır.
Soğuk Savaş’ın gölgeleri: Görünmez el (1970-80’ler – İdeolojik kılıf)
Sonra Soğuk Savaş geldi. Monroe Doktrini “komünizmle mücadele” maskesini taktı. Bu dönemde “arka bahçe” bir işkence odasına dönüştü. Arjantin’de, Şili’de, Uruguay’da kaybolanların, uçaklardan okyanusa atılan bedenlerin dönemiydi. ABD’nin müdahalesi “cerrahi” değil, “sistemik”ti. Görünmez bir el piyonları hareket ettiriyor, ama asla “Ben yaptım” demiyordu.
O el bazen krediyle, bazen eğitim ağlarıyla, bazen istihbaratla, bazen de “istikrar” adına kurulan yerel oligarşi ittifaklarıyla çalıştı hep. Monroe, diplomatik bir perdenin arkasından replik veriyordu.
Donroe Doktrini: Ve 2026, perdenin yırtılması
Basına yansıdığı kadarıyla Trump’ın “Mutlak Kararlılık” operasyonuyla o diplomatik perde yırtıldı; sahne yıkıldı. “Donroe Doktrini”, Monroe’nun utangaçlığını bir kenara bırakan, narsistik ve çıplak bir güç olarak sunuluyor. Artık “özgürlük” veya “demokrasi” gibi metaforlara ihtiyaç yok. Trump, tıpkı bir emlak kralı gibi konuşuyor: “Orada petrol var; o petrol bizim güvenliğimiz ve onu alacağız.”
Bu sözleri ilk okuduğumda hemen aklıma gelen, J. G. Ballard’ın “parçalı anlatısı” Vahşet Sergisi oldu. Ballard’ın evreninde şiddet; medya, teknoloji ve arzu tarafından kurulan soğuk bir görünümde belirir. Caracas’a indirilen darbe de bu soğuk “geometri”nin ta kendisi sanki: Ekranlarda izlediğimiz patlamalar, acı çeken insanlar değil; koordinatlar, pikseller ve borsadaki varil fiyatları.
Ballard’ın karakterlerinden biri dünyanın, parlak bir reklam panosunun arkasındaki boşluk gibi göründüğünü söyler. Venezuela da şimdi “demokrasi” reklam panosunun arkasındaki o karanlık, petrol kokulu boşluğa itilmiş gibi.
Monroe Doktrini “kıtanın babası” rolünü oynuyordu; Donroe Doktrini ise “kıtanın sahibi” olduğunu ilan ediyor.
Sonuç: Yüzyıllık yalnızlığın sonu mu?
Latin Amerika, Gabriel García Márquez’in dediği gibi “Dünyanın geri kalanı tarafından anlaşılmamanın getirdiği yalnızlığı” yaşadı. (**) Donroe Doktrini’yle bu yalnızlık bitti; ama yerini korkunç bir “kalabalık” aldı: Amerikan askerleri, petrol şirketleri, dronlar ve algoritmalar.
Kıta artık yalnız değil, ama kendisinin de değil. James Monroe’nun zombisi, Trump kılığında altın varaklı bir balyozla ete kemiğe büründü. (****)
————
Kaynaklar ve dipnotlar
Joseph Conrad, Nostromo, Çev: Mehmet H. Doğan, Adam Yay. Birinci Basım: Aralık 1985
Miguel Ángel Asturias, Yeşil Papa, Türkçesi: Cemal Süreya, Yordam Yayınları, Kasım 2016
J. G. Ballard, Vahşet Sergisi, İngilizce’den Çeviren: Elif Ersavcı, Ayrıntı Yayınları, Mayıs 2009
(*) Bu ifade, Charles Gould karakterinin romandaki mülkiyet, görev ve “hak edilmişlik” anlayışını özetleyen yorumumdur… Bkz. Joseph Conrad, Nostromo, özellikle Bölüm: II–III.
(**) Pablo Neruda, “The United Fruit Co.” İng. Serbest Çev. Nihat Ateş, https://allpoetry.com/The-United-Fruit-Co. (Erişim tarihi: 08.01.2026)
(***) Gabriel García Márquez’in 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı ve “Latin Amerika’nın Yalnızlığı” başlığını taşıyan ünlü konuşmasının temel fikridir. Konuşmada Márquez, Latin Amerika’nın tarih boyunca mitler, abartılı hikâyeler ve yanlış anlamalarla algılanmasının, kıtayı derin bir yalnızlığa mahkûm ettiğini anlatır. “Anlaşılmamak” kavramına doğrudan atıfta bulunur.
Márquez konuşmasına, tarihi Latin Amerika seyahatnamelerinde anlatılan abartılı ve fantastik hikâyeleri örnek vererek başlar (örneğin, kursağından altın çıkan tavuklar, altından raylar döşenmesi önerilen tren yolları). Bu, “gerçekliğin” dışarıdan nasıl çarpıtıldığının bir metaforudur. Ardından, bağımsızlık sonrası dönemde yaşanan siyasi çalkantıları, diktatörlükleri, şiddeti ve acıları anlatarak, Latin Amerika’nın karmaşık ve sancılı gerçekliğini ortaya koyar. Márquez’in vurguladığı nokta, bu gerçekliğin Avrupa veya Kuzey Amerika standartlarıyla ölçülemez veya tam olarak anlaşılamaz oluşudur. Bu anlaşılmazlık ve dışlanmışlık hali, kıtanın “yalnızlığını” oluşturur.
(****) Bu denemeyi ocak ayının sonunda kalem aldım; ama konu aldığı saldırganlık bitmeden bir sonraki başladığından sanki eski bir zamanı anlatıyormuş gibi, oysa daha iki ay bile olmadı. “Yine de bu yazı, bu haydutluk sürdükçe güncel kalacak” diye düşünüp yayımlamaya karar verdim.