Anlatısal Bir Proje Olarak Demokrasi ve İç Sömürgecilik |
Öncelikle bu yazının, sömürgeciliğin merkezi güçlerinin, kültürel ve ekonomik olarak yerel halk üzerindeki hâkimiyetini ve özdeşleşme biçimlerini ortaya koyan kavramsal bir aparata yaslandığını belirteyim.
Kimlikçi fantezilere yönelen siyasal elitler ile yönetmek istedikleri toplumların gerçekliği arasında, giderek bir kültürel kopuş somutluk kazanıyor.
Franz Fanon’a göre iktidar, yalnızca dışsal bir baskı değil, bireyin bedenine, zihnine ve duygularına işleyerek onun öznelliğini şekillendiren bir güç.
Günümüzde toplumu, gerçekliği içinde okuyamayan ve kimlikçi fantezilere yaslanan siyasal elitler, halkın yönelimlerini ve arzularını bastırıp onların yerine indirgemeci ve dışlayıcı kimlik kalıpları dayatarak bu içselleştirilmiş sömürgeci zihniyeti yeni biçimlerde yeniden üretiyor.
Bir başka deyişle, toplumla kopuşun kristalize olduğu noktada, yeni dayatmalar ve manipülasyonlar devreye sokuluyor.
Bu dayatmalar, neo-sömürgeci zihniyetin iktidarını devam ettirme arzusundan geliyor.
Irkçılık, antisemitizm, İslamofobi ve yerlicilik (nativizm), Batı’nın siyasal tartışmasında ilerliyor ve sıradanlaşıyor.
Bu gelişme, toplumsal gerçeklik ile büyük ölçüde eskimiş siyasal tahayyüller arasındaki uyumsuzluğu ortaya koyuyor. Batı demokrasilerinin tamamında, siyasal elitlerin önemli bir kısmı, yönetmek istedikleri toplumlara kıyasla, bir kültürel gecikme yaşıyor.
Porto Rikolu bir sanatçı olan Bad Bunny, dünyanın en etkili kültürel figürlerinden biri hâline geldi. 2026’da, en iyi albüm dalında Grammy kazanan ve Super Bowl devre arası gösterisini üstlenen ilk İspanyolca konuşan sanatçı oldu. İngilizce yerine İspanyolca şarkı söylemesi, ABD’de, Avrupa’daki İslam tartışmasına benzer biçimde, siyasal ve dilsel bir gerilimi kristalize etti.
Buna karşılık, MAGA (Make America Great Again) dünyası, sivil haklar öncesinin beyaz ve Anglo-Sakson ulus anlatısına sıkı sıkıya sarılmaya devam ediyor. Muhafazakâr gazeteci ve avukat Megyn Kelly, ABD’nin resmi bir dili olmadığını hatırlatan bir İngiliz gazeteciye şu yanıtı verdi: “Bu tutum, sizin Büyük Britanya’da kültürünüzü neden kaybettiğinizi açıklıyor. Kültürünüzü, gelip yerleşen radikal Müslümanlara bıraktınız ve şimdi yok oldu. Biz buna burada izin vermeyeceğiz. İster Hispanikler ya da Müslümanlar olsun, bu ABD’de olmayacak. Başkan Trump’ın seçilmesinin nedeni de budur.”
Homojen bir geçmiş kurgusu
Gerileme korkusu, iç düşmanların belirlenmesi ve kapanmayı meşrulaştıran siyasal söylemler gürültüsü eşliğinde Bad Bunny, Amerikan karşıtı olarak damgalanırken, Avrupa’da bazı yurttaşlar, yalnızca kökenleri nedeniyle ulusa tam olarak ait olmamakla suçlanıyor. Kısacası, her yerde, aslında hiç var olmamış, beyaz ve homojen bir geçmiş kurgusu dayatılıyor.
Çağdaş demokrasilerde siyasal temsil ile toplumsal gerçeklik arasındaki uyumsuzluk, ana akım siyasetin toplumdan kopuk seçkinci/elitist yapısını ortaya koyuyor.
Bu kopuşu, üç temel dinamik üzerinden analiz etmek mümkündür.
Siyasal söylemin anakronizmi:
Siyasal elitlerin önemli bir kısmı, ulusu kültürel ve etnik açıdan homojen varsayan eskil/anakronik paradigmalara yaslanıyorlar. Bu durum, artan çeşitlilik, göç ve çok kültürlülük gibi olgularla şekillenen güncel toplumsal yapıyı kavrayamayanların kışkırttığı bir temsiliyet krizi üretiyor.
Batıdaki iktidar elitlerinin mikro tarihçiliği, avlanmanın tarihini önceleyip her daim avcıyı kutsuyor: Amerikan tarihini, Kolomb’un keşfinden başlatarak, ‘hijyenik’ bir tarih anlatısı sunuyor.
Howard Zinn’in “A People’s History of the United States” adlı eseri ise, beyaz-üstenci, sömürgeci bir anlatıdan ziyade, bu güç yapılarını eleştiren, tarihi, ezilenlerin ve marjinalleştirilen grupların perspektifinden anlatan bir yaklaşıma sahip.
Kimlik temelli mobilizasyon ve popülizm:
Popülist aktörler, seçmen desteğini konsolide etmek amacıyla, biz/onlar ayrımını keskinleştiriyor; azınlıkları, göçmenleri veya dini grupları, iç tehdit olarak sınıflandırıyorlar.
Bu, kopuş olgusuna, sömürgeci egemenlik geleneğinin kendi kavramsallaştırmasının sınırları içinden bakan bir strateji. Bu strateji, kısa vadede siyasal kazanç sağlasa da uzun vadede demokratik kurumlara olan güveni aşındırıyor.
Kültürel üretim ile siyaset arasındaki ayrışma:
Küresel kültürel alan (müzik, sanat, medya) giderek daha melez ve çok dilli bir karakter kazanırken, siyasal alan bu dönüşümü geriden takip ediyor. Bu da, özellikle genç kuşaklar ile siyasal temsil mekanizmaları arasındaki mesafeyi daha da açıyor.
Küresel kültürel alanın melez ve çok dilli yapısı, genç kuşakların kimliklerini daha esnek ve çoğul biçimde kurmasına yol açarken, siyasal alanın bu dönüşüme uyum sağlayamaması, temsil krizini derinleştiriyor.
Türkiye’de ise, genç kuşaklar ile iktidar mekanizmaları arasındaki bu ‘takvimsizlik’, belirsizlik ve güvensizlik duygularını artırarak genç seçmenlerin bir kısmını, daha korumacı ve aidiyet sunan milliyetçi söylemlere yöneltebiliyor.
Küresel ölçekte gençler, daha çoğul ve akışkan kimliklere yönelirken, Türkiye’deki ekonomik ve siyasal güvensizlik ortamı, gençleri daha sabit ve korumacı bir kimlik olan milliyetçiliğe itiyor.
Giorgio Agamben’in perspektifinden bakıldığında, güvensizlik/belirsizlik, istisna halinin süreklileştirilmesi yoluyla, siyasal iktidarın kendi meşruiyetini yeniden üretmesine ve sürekliliğini sağlamasına hizmet eden, son derece kullanışlı siyasal bir araca dönüşüyor.
Bu eğilimlerin sonucunda demokrasilerin, meşruiyet krizine sürüklenebileceği ortaya çıkıyor. Toplumsal çoğulluğu tanımayan ve dışlayıcı anlatılara dayanan siyasal projeler, hem sosyal uyumu zayıflatıyor hem de demokratik katılımı daraltıyor.
Ancak diğer yandan, eşitlikçi savlar üzerinden yapılan ‘toptancı’ yaklaşımın, hayatın çatışmaları ve dinamizmi içinde yaşananları görünmez kılma etkisi de bulunuyor.
Fanon, sömürgeleştirilenin ilk öğrendiği şey, yerini bilmektir; belirli sınırların dışına çıkmamaktır, diyor.
Frantz Fanon’a göre sömürge düzeni, sömürgeleştirilenleri edilgen, yetersiz ve yardıma muhtaç olarak tanımlayarak onların konumunu meşrulaştırır. Bu yüzden eşitlik söylemi bile, gerçek bir adalet talebinden ziyade, sömürgecinin kendini üstün ve “yardımsever” olarak yeniden üretmesinin bir aracına dönüşür.
FanonBu bağlamda eşitlikçilik, bir hayırseverlik eylemi olarak öne çıkıp, üstenci sömürgeci söylemi yeniden üretiyor.
Bu güç ilişkilerinin (sömüren-sömürülen) toplumda kök salmasının sebeplerinden biri, belki de güçlü olanın istediğini, zayıf olanın ise yapmak zorunda olduğunu yapmasıdır.
Sonuç olarak, demokratik rejimlerin sürdürülebilirliği için şu normatif adımlar gerekiyor:
Toplumsal çeşitliliği tanıyan kapsayıcı bir yurttaşlık anlayışının geliştirilmesi.
Siyasal söylemin ampirik toplumsal gerçeklikle uyumlu hâle getirilmesi.
Ayrımcı ve dışlayıcı retoriğe karşı kurumsal ve etik sınır hatlarının, daha görünür şekilde çekilmesi.
Bu çerçevede, demokrasinin yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda anlatısal bir proje olduğunu; bu anlatının, toplumun gerçek yapısıyla çelişmesi hâlinde sistemin istikrarının tehlikeye gireceğini görmek gerekiyor.
Kısacası, temsil ettiğini iddia ettiği toplumla çelişen bir anlatı üzerine inşa edilen hiçbir demokrasi, ayakta kalamıyor.
Modern ulus-devletlerin, iki farklı egemenlik biçiminin (Sözleşme, Sömürge) birlikte varlığıyla işlediğini göz önüne alırsak, toplumla çelişen anlatıların, devlet ile millet arasında karşılıklı rıza ve haklara dayalı bir ilişkiyi tanımlayan sözleşme boyutunu, hiçe saydığını söylemek mümkündür.
Milliyetçilik, bu iki yapıyı (Sözleşme ve Sömürge) bir arada tutuyor: millet tanımı yaparak kimlerin sözleşmenin içinde (hak sahibi), kimlerin dışında (sömürgeleştirilen) olduğunu belirliyor.
Modern devletler, aynı anda hem kendi vatandaşlarına karşı demokratik/sözleşmeci, hem de dışlanan gruplara karşı sömürgeci/otoriter olabiliyor.
Bu açıdan, modern ulus-devletin doğasının, çelişkili olduğu ortaya çıkıyor; demokrasi ve eşitlik iddiası, çoğu zaman bazı grupların dışlanması ve bastırılması üzerine kuruludur. Bu yüzden milliyetçilik, sadece bir birlik ideolojisi değil, aynı zamanda bir dışlama ve tahakküm mekanizmasıdır.
Sömürgeci tahakkümün ezici yüküne verilecek en uygun tepki, şiddet veya milliyetçilik değil, ‘militan/radikal demokrasi’dir.
ABD hafıza sahasındaki sömürgeci söylem gücünü, üstenci beyaz anlatının, MAGA (Make America Great Again) olarak yeniden vaftiz edildiği sağcı bir popülizmden alıyor. MAGA için, iç sömürgeciliğin en öfemist (örtmeceli) kavramı diyebiliriz.
İç sömürgeciliğin ise, yasal bir kılıfla vuku bulan “organize bir soygun” olduğunu da…
Trumpist anlatının, sömürge zenginlerinin gemi azıya almış narsisizminin vücut bulmuş hali olduğunu da…
Sömürgecinin narsisizminin temel sebeplerinden biri de, tıpkı Joseph Conrad’ın “Karanlığın Kalbi”ndeki Kurtz figürü gibi, kendi gücünün meşruiyetine neredeyse kutsal bir hakla bağlanmasıdır.
Ancak inanıyorum ki, ezilen ve baskı altında yaşayan “yeryüzünün lanetlileri” sonunda mutlaka kazanır. (Bkz. Fanon, F. “Yeryüzünün Lanetlileri”. Çev. Ş. Süer. 2024)