Ömer Turan yazdı: DİZELERİN AKLI- A. Bedir / Heba Mezadı / SCR Yayınları-Bi Dünya Şiir)

“ve tanrı, insana emretmeliydi:

cennetime zincirlerinle giremezsin!

işte bu, özgürlüğün ayeti olurdu.”

Her çağ, kendi zincirini kuşanmış bir insan bırakır ardında. Ve o zincir, çoğu kez bilekten değil, usun en karanlık kıvrımlarından geçer. A. Bedir’in yukarıdaki dizeleri, bu karanlık kıvrımların içinden sökülüp alınmış bir bağırış… Sanki isyan değil de, bir uyanış! Ne din karşıtıdır ne de inanç yadsıyıcısı; tersine, inanca bulaşmış boyunduruğun, koşulsuz bağlılıkla kirletilmiş arılığın karşısında bir duruş… O dize, zincirlerin dokunduğu her yerde tedirginliği arayan bir sezgiye sahip. Cennet… İnsana vaat edilen son sığınak, son susuş. Ama bir koşul içindedir bu düşsel bahçe; günahların arındırılması, öznenin eritilmesi, bir tür silinme eylemi. Oysa özgürlük, silinmeyi değil, görünürlüğü istiyor. A. Bedir’in dizesi, bu açıdan bakıldığında, cennetin bir ödül değil de bir aldatmaca, bir tutsaklık tasarımı olduğunun sezgisini taşıyor. Zincir metaforu, burada yalnızca fiziksel kısıtlamayı simgelemiyor; inançla örülmüş bağların, ahlaki kodların, toplumsal yargıların ve bireyin üzerine çökmüş soyut yasaların biçimlenmiş hali… Zincirle girilen bir cennet, özgürlüğün değil, boyun eğişin tapınağı çünkü! Ve işte bu yüzden, Tanrı’nın insana, “zincirlerinle giremezsin” demesi gerekirdi. A. Bedir’in bu dizesi, tek başına bir dizgeyi yıkacak güçte. Çünkü önerdiği şey bir din ya da inanç reddinden öte; temizlenmiş bir özgürlük anlayışı… Kendini inkâr etmeden, bağını sorgulamadan, bağışla değil, bilinçle çıkılan bir yolculuk… Sartre’ın “İnsan özgürdür, hatta özgürlüğe mahkûmdur, çünkü yaratılmamıştır” savıyla ortak bir salınımda bulunuyor bu dize; fakat Bedir, mahkûmiyeti değil, tercihi seçiyor. Ona göre, özgürlük, bir yazgı değil, bir ayettir; kendiyle ilan edilmiş bir iç yasa! Ne kutsal kitapların içinde ne de buyurgan seslerin dışında… Sözkonusu ayet, gökten değil, insanın kendi içinden damlıyor. Korkuyla yürüyen, ödülle yaşayan, cezayla biçimlenmiş bir insan, hiçbir bahçeye layık olamaz. Hele ki o bahçe, özlemlerin en yoğun duyulduğu yer ise…

“nereye aksa, son bir göç için bekleyen ölüler.

ve yüzünü nereye sürsen aynada ağıt…

kalbin, dağılan yuvası kırlangıcın

aynamızda yeri yok hiçbir suretin!”

Nereye aksa, ardında yüzyıllık susuşlar bırakan bir su gibi akıyor bu dizeler… Ama o su, duru değil, bulanık! İçine gömülmüş ölüler taşıyor, zamanın bile unutmaya çalıştığı ölüleri… Topraktan önce belleğe gömülen, göz çukurlarında yalnızlık çiçekleri açmış ölüleri! Son bir göç için bekliyorlarsa, ilk göçte eksik kalan bir şey var demek. Belki bir sözcük, belki bir bakış, belki de hiç dokunulmamış bir el. Bu “bekleyiş”, insanlığın eksik bırakılmış yaslarını, tamamlanmamış vedalarını, yarım kalmış düşlerini taşıyor sırtında… A. Bedir’in imgeleri, tam da bu yarı karanlık bölgeye yaslanır hep: yitenle kalan arasındaki çizgiye, o ince, keskin, yürek yakan çizgiye! Buradaki yüz; çocukluğun, terk edilmiş bir annenin........

© Edebiyat Burada