“12 Eylül Dönemi Edebiyatında Yerelden Evrensele Dönüşümün Bir Örneği: Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar”

12 EYLÜL DÖNEMİ EDEBİYATININ YERELDEN EVRENSELE DÖNÜŞÜMÜNÜN BİR ÖRNEĞİ OLARAK “KALBİN DURDUĞU BÜTÜN ZAMANLAR”

İlk defa 27 Mayıs 1960’ta askeri darbeyle tanışan ülkemizde demokrasi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de bir kez daha kesintiye uğradı. 28 Şubat 1997’de post-modern darbe ile tanışan Türkiye, 27 Nisan 2007’de e-muhtıranın ardından 15 Temmuz 2016’da tekrar bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Toplumu çeşitli şekillerde derinden etkileyen bu travmalar yazarlar tarafından genellikle bu travmaların üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra farklı şekillerde ele alındı, alınmaya da devam ediyor.

Öyküleriyle tanıdığımız Polat Özlüoğlu’nun ilk romanı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ı geçtiğimiz ay ülke tarihimize kara bir leke olarak kazınan 12 Eylül 1980 darbesinin 45. yıl dönümünde okuruyla buluştu.[1] Yetimhanede büyümüş, 1980 darbesini yaşamış, maruz kaldığı ağır işkencelerin bir sonucu olarak saçlarının bir kısmını kaybetmiş, hayatın cilveleri onu bir peruk dükkânı işletmek durumunda bırakmış orta yaşlarını süren Meşhur’un hikâyesini okuruz Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da.

Askerî darbeler ve tanıklık romanları adlı yazısında Çimen Günay Erkol, Stevan Weine’in Felaketten Sonra Tanıklık adlı kitabında kurmaca tanıklıkların travmatik olayların ve bu olayların kişiler üzerindeki etkilerinin çok daha detaylı bir şekilde tartışılmasına olanak tanıdıkları için en az tarih yazımı kadar önemli bir görev yürüttüğünü söylediğini belirtir ve ekler:

Edebiyat, tarihsel düğüm noktalarını gevşetir; yaşananları farklı açılardan ele alır; üzeri örtülen, tartışılamayan veya geçiştirilen kimi acıları derinlemesine konu edinir. Travmatik olaylara veya çatışmalı dönemlere odaklanan edebiyat da tarih yazımı gibi bir çeşit kayıt altına alma işlevi görür; ancak tarih araştırmalarından farklı olarak, edebiyat gücünü gerçeklere yaslanarak değil, ihtimalleri tartışarak pekiştirir. Kayıt altına alma, bir çeşit hatırlama ve affetme çabasını da barındırır ve bir yas tutma pratiğinin ilk adımlarını oluşturur. Yas pratiği, sadece yazarak unutmaya ve iyileşmeye çalışan mağdurlar için değil, ele alınan dönemlerin birincil tanığı olmayan ancak olayların ağırlığını taşıyarak büyüyen genç nesiller için de gerekli ve önemlidir.[2]

1980 darbesi döneminde çocukluk çağında olan Polat Özlüoğlu bu döneme ait bir romanı kaleme alma nedenini katıldığı bir söyleşide Çimen Günay Erkol’un söylediklerini doğrular nitelikte şöyle açıklıyor:

Ben haksızlığa uğramış, sürgün edilmiş, vurgun yemiş, mağdur hale gelmiş, toplum dışına itilmiş insanların yanında durmaya çalışıyorum. Yazdığım metinlerde bu gerçekliği gözetiyorum. Hesaplaşmak ve yüzleşmek mecburiyetinde olduğum bazı dönemler var. Öykülerde kenarından, kıyısından değiniyordum ama bu kadar kapsamlı ve geniş geniş ele almak bu romana kısmet oldu. Bazı kapanmayan yaralara, acılara, kayıplara karşı sorumlu hissetmek önemli.1980 darbesine dair vicdan borcumu bu kitapla ödemeye çalıştım. Toplumsal belleğimize dokunan, yaralayan, acıtan zamanlara ve olaylara dairdi bu hikâye.[3]

Hem dünya edebiyatında hem bizim edebiyatımızda tarihin bu tarz travmatik olaylarına ve........

© Edebiyat Burada