Başak Açır yazdı: Ben hem romanın hem de gerçeğin yalancısıyım! 

“Unuttun mu, bizi unutanları, bizi yok sayanları, bugünü yok sayanları, hayatı unutturanları ve unutanları unuttun mu? Herkes herkesi unuttu sevgilim, anımsamıyor musun? En çok şimdi üşüyorum bitanem, ısıt beni…

Bu kaçıncı sonbahar kimsenin kimseyi ısıtmadığı…”

Adalet Ağaoğlu/ Ruh Üşümesi

Geçtiğimiz 2020 yılında aramızdan ayrılan Türk edebiyatının kilometre taşlarından biri olan Adalet Ağaoğlu’nun “Ruh Üşümesi” adlı romanı bence edebiyatımızın şiirsel metin adı altında değerlendirilebilecek en güzel ve özgün ürünlerinden bir tanesi. Derin bir solukta okunan roman yoğun, sade, çarpıcı ve okuru ikircikte bırakan, şüpheye düşüren, soran, sorgulatan, kendiyle bağdaşıklık kurmaya iten bir sese, anlatıma sahip. Romanın son sayfasına gelip de kapağı kapattığınızda “Bütün bunlar oldu mu? Gerçek miydi? Kadın ve erkek o masadan kalktı mı? Bu kadın ve erkeğin gölgesinde kaç kadın ve erkek vardı? Biz değil miyiz bu kadın ve erkek yahu!” gibi sorularla baş başa kalıyor ve yaşamınızı gözden geçirmeye, yanı başınızdaki yaşamlara dikkat kesilmeye, o yaşamlarla kendi alanınızı karşılaştırmaya başlıyorsunuz. Dediğim gibi roman okununca bitmiyor, asıl bitince başlıyor her şey.

Bir lokantada bir masayı garsonun yönlendirmesi ile paylaşan, birbirini tanımayan “bir kadın ve bir erkek”in tesadüfen bir araya gelişi ile açılan roman, bu “bir kadın ve bir erkek”in roman boyunca ilerleyen sessizlikleri, konuşmaları, iç konuşmaları, konuşmak isteyip de konuşamadıkları, yaptıkları ya da yapmak istedikleri, iç çekişleri, iç döküşleri, itirafları, acıları ve yaşanan, yaşanmak istenen arzuları etrafında akıp gidiyor, okuru “kadın ve erkek” olmak, “bir ve biz” olmak noktalarında görmeye, düşünmeye ve sorgulamaya itiyor.

Gerek geleneksel ve gerekse modern yaşam içinde olsun, özelde kadın erkek ilişkisinin ve genele vurulacak olursa doğal, samimi ve........

© Edebiyat Burada