Trump’ın psikopolitik dokunuşu |
Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu olan “Donroe Doktrini” (Donald Monroe) genellikle ABD’nin stratejik coğrafyalara yayılma stratejisi olarak okunsa da durum ondan ibaret değil. Olayın bir de psikopolitik boyutu var. Zira Donroe, yalnızca haritaları değil zihinleri de hedef alan bir yaklaşım. Özenle ve adım adım hayata geçirilen, devletler kadar devlet olmayan aktörleri de kendi çerçevesine alan bir büyük stratejinin başlangıcına işaret ediyor.
Donroe Doktrini ABD’nin, dış tehditlere karşı savunma iddiasıyla dost olarak tanımladığı ülkeleri askeri güvence altına alması üzerine değil, aksine dünyanın tehlikeli bir yer olduğuna ve kimsenin güvende olmadığına dair bir inancı yaymaya odaklanıyor. Üstelik bu yaklaşım sadece küresel ortamda değil, ABD topraklarının bütününde de geçerli. Zira yeni Trumpizm krizi çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, iktidarın bizzat kaynağı, bir yönetim biçimi olarak algılıyor. Kitleleri mobilize ediyor; muhalifleri gayrimeşru ilan ediyor ve bu gayrimeşruluğun içerisinde geleneksel kural ve kurumların yetersizliğini göstererek, siyasi merkezi temsil eden liderliği de yönetme becerisi olan tek kurum olarak sunuyor. Kısaca tasarlanmış bir kaos ortamında krizleri sürekli kılarak, tehdit algısını daimi bir korku rejiminin tamamlayıcısı haline getiriyor.
Monroe Doktrini, özünde stratejik bir hamle olarak görülse de kolektif bir kimlik beyanını da içinde barındırıyordu. Hiçbir kolektif kimliğin bir “öteki” tanımı olmadan kurulmayacağını biliyoruz; nitekim Amerikalılık kimliği de bundan muaf değildi. 19. yüzyılda ilan edilen Monroe Doktrini ötekinin tarifini Napolyon savaşlarından yorgun düşmüş Avrupa’nın tiranlığı ve karanlık geçmişi olarak kodlarken; Batı Yarımküreyi ise özgürlük ve gelecek fikrinin taşıyıcısı biçiminde tasavvur etmişti. Bu şekilde Amerikan halkına şu........