Galibiyetsiz savaşlar

Savaşlar, insan­lık tarihinin ay­rılmaz bir parçası­dır. İnsan yalnız­ca sosyal değil aynı zamanda politik de bir varlık. Bu durum onu etnik, dinsel, ulusal vs. gibi büyük grupların üyesi ha­line getirirken, is­ter istemez gruplar arası rekabetin bir parçasına da dönüştürüyor. “Kaynakla­rın sınırlı, ihtiyaçların ise sı­nırsız” olduğu iddiasıyla meş­ruiyet kazanan bu rekabetin en yıpratıcı yan ürünü ise sa­vaşlar. Tarihte “siyasi örgüt­lenme ve merkezi otorite” ol­gularının ortaya çıkışından bu yana savaş durumu hep var. Günümüz sosyoloji biliminin en önemli isimlerinden Char­les Tilly’nin şu ifadesi savaş­lar ve insanlık arasındaki bağı çok güzel özetliyor: “Savaşlar devletleri, devletlerse savaş­ları yaptı.”

Savaşların binlerce yıldır ne kadar yaşama mal olduğu tam olarak tespit edilemese de ra­kamın yüz milyonlarla telaf­fuz edildiğini biliriz. Mary­land Üniversitesi’nin (CS­MM) bir araştırması sadece 20. yüzyılda (en kanlı yüzyıl olarak bilinir) 230 milyondan fazla insanın savaşlar ve siya­si çatışmalar nedeniyle haya­tını kaybettiğini söylemekte. Üstelik alınan bütün önleyici tedbirlere, yasaklara, normla­ra rağmen bu rakam, çok bü­yük çoğunlukla sivil ölümleri kapsıyor. Çünkü şehirler, has­taneler, okullar hala korunak­sız ve hatta karşı tarafın psi­kolojik direncini kırmak için öncelikli olarak hedef alını­yor. Tıpkı savaşın en başın­da hedef alınan Tahran’daki okul gibi…

Kimin kiminle savaşı?

ABD-İsrail bloku ile İran arasındaki beklenen savaş, olağanüstü bir yıkım yarata­rak devam ediyor. Dünyanın en güçlü askeri ve teknolojik ittifakı ile yarım asırdır bin türlü yaptırım ve kısıtlama­larla boğuşan İran arasında­ki bu asimetrik savaşın sonu­cu ise aslında başından belli. İran rejimi de bunu gayet iyi biliyor; lakin olacaklara çok­tan hazırlanmışlar. Ölümü de yıkımı da açlığı da göze al­mışlar ve tüm dünyanın gözle­ri önünde destansı bir direniş anlatısı kurguluyorlar.

Dünya kamuoyunda Gaz­ze soykırımı nedeniyle olu­şan anti-İsrail ve anti-Trump ruh halini alabildiğine mani­püle ediyor; sistemden hoş­nutsuz kitleleri arkalarına alı­yorlar. Hedefleri sosyal medya üzerinden geliştirdikleri etki alanlarını yapay zeka destekli videolar, üretilmiş haberler ve ideolojik propaganda ile “kü­resel bir nefrete” dönüştür­mek. Daha birkaç hafta önce sırf yönetimi protesto ettik­leri için rejim tarafından öl­dürülen binlerce insanın top­rağı kurumadan, şeytani em­peryalist amaçlara hedef olan “mazlum ve kurban” rolüne soyunmuş durumdalar. Bu rol, İran’ın ulusal kimliğinin de bir parçası zaten. İran halkı Kerbela’dan bu yana mazlum­larla özdeşleşen bir toplum. Siyasal kültürleri yalnızca ideolojik değil “yas ve şeha­det” kavramları üzerine inşa edilmiş. Acı çekmekten kork­muyor aksine besleniyorlar. Kolektif hafızanın merkezin­de yer alan ve karşılaşılan her zorlukta direniş ruhunu bes­leyerek politik mobilizasyona öncülük eden bu anlatı, İsla­mi rejimin toplumla arasında­ki en güçlü bağ. İran halkı açı­sından vurulmak, şehit olmak İmam Hüseyin’in kader yolu­na girmek anlamına geliyor.

Lakin zalimin zulmüne tes­lim olmuş da değiller. Karşı ta­rafa ulaşan her bir füzenin psi­kolojik yıkım kapasitesinin, binaları, tesisleri vurmaktan çok daha etkili olduğunu bili­yorlar. Bu yüzden savaş başla­madan önce alternatif askeri direniş modellerini de kurgu­lamışlar.

İran’ın Mozaik savunma stratejisi

İran’ın aynı anda birçok he­defe birden yönelen saldırı­ları şaşırtıcı. Zira bu strateji, algıyı ABD/İsrail bloku yeri­ne bir bölge savaşına dönüş­türebilir. Üstelik emperyalist­lerin tetiklediği bir Sünni-Şii çatışmasına dönüştürebil­me ihtimali de var. Sırf askeri üs barındırıyor diye İsrail ile ilişkileri kopartma noktasına gelmiş ülkeleri bile karşı safta toplayan bu yaklaşım, vurulan ülkelerin sağduyusu ve çeşitli diplomatik kontrol altına alın­mış görünüyor. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Mesud Pe­zeşkiyan bu durumdan ötürü komşularından özür dileyen ve bir daha saldırmayacakla­rını ifade eden bir açıklama yapmak durumunda kaldı. Bu onun tek başına garantileyebi­leceği bir taahhüt değil kuşku­suz; çünkü İran’ın merkezi ka­rarları seçilmişler tarafından alınmıyor.

İran’ın yıllardır beklenen ABD/İsrail saldırısına karşı uygulamaya soktuğu Mozaik savunma stratejisinin özelliği dağınık olması. Her bir parça özerk ve kendine has görün­se de birleştiğinde bütün bir resim ortaya çıkabiliyor. İran Devrim Muhafızları, 2003 Irak savaşının ardından geliş­tirdikleri bu parçalı ama bir­birine eklemlenmiş güvenlik mimarisi ile merkezi otorite­nin yok edilmesi halinde ayak­ta kalması gereken unsurla­rı belirlemişler. Nitekim dini rehber Hamaney’in ve üst ko­muta kademesinin ilk vuruş­ta bertaraf edilmesi savunma stratejisinde bir aksaklık ya­ratmış görünmüyor.

Mobil ve küçük füze fırlat­ma sistemleri, yer altı tesis­leri, küçük deniz birlikleri ve bölgesel milis ağları ile ta­mamlanan bu yapı, ucuz ama etkili silah teknolojileri ile de tamamlanıyor. Devasa sa­vaş gemileri, koca şehirleri yok edebilme kapasitesine sa­hip füzeler, savaş uçakları ve dronelara karşı zayıflıklarını avantaja dönüştürme yolunu seçmişler. Ancak bu merkez­siz taktik, çevre ülkelere yöne­len ve genel strateji ile uyumlu olmayan başı bozuk saldırılara da yol açabiliyor. Bizim de bu konuda dikkatli olmamız şart. Nitekim NATO’nun savunma şemsiyesinin altında olmamı­zın önemini hep birlikte de­neyimledik. Savaşın asimet­rik olduğu çok açık. İran hava gücü ve donanması neredeyse tamamen bertaraf edildiği gibi füze envanteri de hızla tükeni­yor. Birkaç hafta içerisinde sa­vaşın yeni bir fazına geçilmesi beklenebilir. Rejimin dışarı­dan müdahale ile çökmesi ihti­mali yok gibi. Peki içeriden ge­lebilecek kışkırtmalara ve bö­lünme arayışlarına karşı rejim dayanabilir mi? Şimdilik görü­nen İran halkının bu konuda Suriye tecrübesinden çok şey edindiği.


© Dünya