Faturayı kim ödeyecek?
Sürdürülebilirlik dünyasında uzun zamandır ne yapılması gerektiğini konuşuyoruz. Daha az kaynak kullanmak, daha az atık üretmek, karbon emisyonlarını azaltmak, üretimi dönüştürmek, suyu ve enerjiyi daha verimli kullanmak, ürünlerin ömrünü uzatmak…
Liste uzayıp gidiyor.
Fakat artık asıl mesele ne yapılması gerektiğini bilmek değil. Bütün bunların nasıl finanse edileceği.
Çünkü yeşil dönüşümün belki de en az konuştuğumuz tarafı, aynı zamanda en gerçek tarafı: Dönüşüm pahalı. Bir fabrikada enerji verimliliğini artırmak, üretim hattını yenilemek, geri dönüştürülmüş hammadde kullanımına geçmek, su tüketimini azaltmak ya da atığı yeniden üretime kazandıracak altyapıyı kurmak yalnızca iyi niyet veya sürdürülebilirlik vizyonuyla gerçekleşmiyor. Sermaye, teknoloji, bilgi ve zaman gerekiyor.
Özellikle KOBİ’ler açısından mesele daha da kritik. Büyük şirketler dönüşüm yatırımları için finansmana, insan kaynağına ve teknik kapasiteye daha kolay ulaşabilirken ekonominin çok büyük bölümünü taşıyan küçük ve orta ölçekli işletmeler aynı imkânlara sahip değil.
İşte tam da bu nedenle önümüzdeki dönemin sürdürülebilirlik tartışmasının merkezinde bence yeni bir kavram olacak: Dönüşümün finansmanı.
COP31’e giderken taahhütten uygulamaya
Türkiye açısından bu tartışmanın zamanlaması ayrıca önemli. COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken önümüzde yalnızca Türkiye’nin iklim diplomasisindeki görünürlüğünü artıracak büyük bir uluslararası buluşma yok. Aynı zamanda kendi dönüşüm hikâyemizi yeniden düşünmek için önemli bir fırsat var.
Çünkü COP’ların dünyasında yıllardır hedefler, taahhütler ve yol haritaları konuşuluyor. Ancak iklim gündeminin artık giderek daha güçlü biçimde sorduğu soru şu: Peki uygulama nerede?
Türkiye açısından bunun cevabı fabrikalarda, organize sanayi bölgelerinde, şehirlerde ve özellikle KOBİ’lerde........
