Sanatın stratejik gücü: Amerika örneği |
Çağdaş sanatla iletişim kurmaya başladığım 1970’lerin sonlarından itibaren, sanatın bireylerin kişisel gelişiminde ne kadar güçlü bir yol gösterici olduğunu fark ettim. Aynı etkinin yalnızca bireylerle sınırlı kalmadığını; kurumlar ve hatta ülkeler üzerinde de belirleyici bir rol oynayabileceğini anlamam çok uzun sürmedi.
Bu çerçevede düşündüğümde, sanatın, toplumların iletişim ve gelişim süreçlerindeki etkisinin özellikle Amerika açısından ne kadar belirgin olduğunu görmek beni önce şaşırttı, ardından bu gerçeği bu kadar geç fark etmiş olmam hayıflandırdı.
Kıta olarak keşfedildiği dönemden 19. yüzyılın sonlarına kadar kimliğini inşa etmeye çalışan, önemli savaşlardan geçmiş ve ekonomik olarak güçlenmeye odaklanmış bir ülkenin, sanatın toplumsal etkilerini derinlemesine irdelemeye pek vakit bulamamış olması bana oldukça anlaşılır geldi.
Bu konuyu biraz daha derinlemesine düşünürken aklıma S. N. Behrman’ın yazdığı ve Raffi Portakal’ın Türkçeye kazandırdığı “Duveen, Antikacıların Piri” kitabı geldi.
Joseph Duveen, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Londra, Paris ve New York üçgeninde faaliyet gösteren, Amerikan elitinin Avrupa sanatına erişimini şekillendiren son derece etkili bir sanat taciridir. Duveen’in başarısının temelinde yatan unsur, Avrupa’nın köklü sanat birikimi ile Amerika’nın yükselen ekonomik gücünü doğru okuması olmuş, iki tarafın ihtiyaçlarını analiz etmiş, bu ihtiyaçların birbirini nasıl tamamlayabileceğini görmüş ve bugün “değer yaratımı” olarak tanımlayabileceğimiz bir yaklaşımı hayata geçirmiştir.
O dönemde Amerika’da sanayileşme ve ticaret hızla büyüyor, petrol, çelik ve finans alanlarında büyük servetler oluşuyordu. Duveen, sanatla ilişkisi henüz derinleşmemiş bu yeni varlıklı sınıfını, Avrupa sanatına yönlendirerek yalnızca koleksiyon oluşturmaya değil, aynı zamanda kültürel bir dönüşümün parçası olmaya ikna etmiştir. Elbette bunu doğrudan ifade ederek değil; tarafların zaten farkında olduğu bir gerçeği dillendirmeden, sessiz bir uzlaşı üzerinden gerçekleştirmiştir. Amerikalı zenginler, Avrupa aristokrasisinin kültürel kodlarına yaklaşmanın yolunun sanattan geçtiğini anlamış; Duveen de bu sürecin en önemli aracısı olmuştur.
Bu yaklaşımın somut sonuçlarından biri, Andrew Mellon’un katkılarıyla Washington’da National Gallery of Art’ın kurulması, bir diğeri ise Henry Clay Frick’in koleksiyonunun bugün Frick Collection olarak varlığını sürdürmesidir.
20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Amerika’nın sanata yaklaşımı daha sistematik bir nitelik kazanmış, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ekonomik ve politik gücünü pekiştiren Amerika, sanatın da bu gücün önemli bir parçası olabileceğini görmüş ve bunu bir devlet politikası olarak ele almıştır. Bu doğrultuda, sanat piyasasının ağırlık merkezi Londra ve Paris’ten New York’a kaymış, uluslararası sanatçılar Amerika’ya çekilmiş, müzeler çoğalmış ve kurumlar sanata yatırım yapmaları için teşvik edilmiştir.
Sanat, bu süreçte yalnızca estetik bir alan olmaktan çıkmış; bir ülkenin kendini ifade etme, etki alanını genişletme ve kültürel üstünlük kurma araçlarından biri haline gelmiştir. Bu yaklaşımın arkasında devletin farklı kurumlarının da yer aldığını görüyoruz.
Ben bir sanat tarihçisi değilim. Ancak yıllar içinde edindiğim gözlemler bana şunu net bir şekilde gösterdi: Sanat, yalnızca izlenen değil, aynı zamanda yön veren bir güçtür. Bu nedenle, sanatın bu itici gücünü anlamak ve anlatmak adına, edindiğim her bilgi kırıntısını ulaşabildiğim insanlarla ve kurumlarla paylaşmayı bir sorumluluk olarak görüyorum.