menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye, yapay zeka için ‘strateji komitesi’ kurmalı

16 0
02.01.2026

Yapay zekâ alanında yaşanan hızlı dönüşüm, ülkeler için insan kaynağını stratejik bir öncelik haline getiriyor. Chicago Üniversitesi Ekonomi Profesörü Prof. Ufuk Akçiğit, Türkiye’nin bu geçiş döneminde iki kritik hedefi aynı anda gerçekleştirmesi gerektiğini söylüyor: Nitelikli insan kaynağını hızla yetiştirmek ve bu yeteneklerin ülkede kalmasını sağlayacak bir ortamı oluşturmak.

“Yalnızca insan yetiştirmek yetmiyor; o insanlara ülkede kalmayı cazip kılacak bir ekosistemi de kurmak gerekiyor” diyen Akçiğit, aksi halde sınırlı sayıda yetişen uzmanların yurt dışına yönelmesiyle ciddi bir nitelikli iş gücü kaybı yaşandığını vurguluyor. Yapay zekâ gibi hızla gelişen ve karar alıcıların tüm boyutlarına hâkim olmasının zor olduğu alanlarda kurumsal koordinasyonun kritik hale geldiğine dikkat çeken Akçiğit, bu nedenle akademi, özel sektör ve kamu temsilcilerinden oluşan, düzenli olarak toplanan bir “AI Strateji Komitesi” kurulması gerektiğini ifade etti.

Akçiğit, “Böyle bir yapı, Türkiye’nin yapay zekâ alanındaki ilerlemesini yakından izleyebilir, ihtiyaçları erken aşamada tespit edebilir ve somut hedeflere dayanan stratejik bir yol haritası oluşturabilir” değerlendirmesinde bulundu. Akçiğit’e göre, Türkiye’de bu alandaki uzman açığı ise kısa vadede ciddi bir engel oluşturuyor. Bu nedenle, kendi insan kaynağımızı yetiştirene kadar yurt dışındaki diaspora ile iş birlikleri kurmak önemli.

Yaratıcı Yıkım Ekonomisi kitabının tanıtımında biraraya geldiğimiz Akçiğit, dünyada ve Türkiye’de yaratıcı yıkım ekonomisini, öne çıkan ülkeleri ve atılacak adımlar konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Akçiğit ile sohbetimizin satır başlıkları şöyle:

Yapay zekâ gibi baş döndürücü hızla gelişen bir teknolojiden söz ediyoruz. Bu alanda adım atmayan ülkeler yalnızca fırsatları kaçırmakla kalmayacak; aynı zamanda zaman geçtikçe çok daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalacak. Çünkü bu trene şimdiden binen ülkeler büyük yatırımlarla ciddi mesafeler kat ediyor, geride kalanlar içinse aradaki fark giderek daha hızlı açılıyor. Dünyayı dolaştığınızda bunu net biçimde görüyorsunuz: Ülkelerin önemli bir kısmı hâlâ “bekle-gör” modunda. Oyunu gerçekten değiştirecek ölçekte yatırım yapan ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor; en fazla on ülke. Üstelik bunların çoğu zaten yüksek gelirli ülkeler. Orta gelir grubundaki 108 ülke, yaklaşık 6 milyar insan, için tablo daha da karmaşık. Çin ve Hindistan bu gruptan sıyrılıp ciddi atılımlar yapıyor; ancak diğer ülkeler henüz görünür, kararlı bir hamle ortaya koyabilmiş değil. Tam da bu nedenle bugün büyük bir fırsat penceresi açılmış durumda. Orta gelir tuzağından çıkmak isteyen ülkeler için yapay zekâ, doğru stratejilerle güçlü bir kaldıraç olabilir. Ama bu fırsatı sadece izleyerek değerlendirmek mümkün değil; aktif ve bilinçli bir atılım gerekiyor.

Çin’in her yıl yurt dışına gönderdiği ve geri dönen yaklaşık 1 milyon öğrenciyi düşünün. Bu gençler dışarıdan bilgiyle, tecrübeyle, ağlarla donanıp ülkelerine dönüyor. Bilginin en güzel yanı da bu zaten: Paylaştıkça azalmıyor, çoğalıyor. Tek bir kişinin iyi bir fikri, doğru ortam oluştuğunda, bütün toplumu ileri taşıyabiliyor.

O yüzden mesele sadece teknolojiye yatırım yapmak değil; aynı zamanda bilgiye, insana ve iş birliğine yatırım yapmak. Aksi hâlde bu dönüşüm çağında geride kalmak neredeyse kaçınılmaz olur.

Bir ülkenin gençleri ne kadar yetenekli olursa olsun, eğer bu yetenekler doğru şekilde eğitilemez ve doğru kurumlarla temas ettirilemezse o potansiyel bir ömür boyu heba olabilir. Eğitim, yeteneği katma değere dönüştüren en temel araç. Bu da sayısız araştırmanın gösterdiği, artık tartışmasız bir gerçek.

Şu anda yapay zekâ çağındayız ve bu çağ daha katılımcı bir ekonomik modelin önünü açıyor. Daha fazla fikir üretilebiliyor, daha fazla girişim doğabiliyor. Üstelik geçmişe kıyasla girişimciliğin maliyeti de ciddi biçimde düştü: Kod yazmak, muhasebe yapmak, şirket kurmak, pazarlama yapmak… Bunların hepsi çok daha erişilebilir hale geldi. Artık bir masa, bir bilgisayar ve iyi bir fikirle yola çıkmak mümkün. Bu, özellikle gençler için çok büyük bir fırsat.

Ama bu fırsatı gerçek ekonomik değere çevirebilmek için, gençlerin fikirlerini hayata geçirebileceği bir ekosistem kurmak şart. Eğitim sisteminin, üniversitelerin ve destek mekanizmalarının bu yeni döneme göre yeniden tasarlanması gerekiyor. Burada “sihirli bir formül” yok; bu bir ekosistem meselesi. Fakat ilk adım çok net: Yaratıcı Yıkım döneminde Türkiye’nin nasıl bir ekonomik büyüme modeli benimsediğine karar vermesi gerekiyor. Bu noktada çok sevdiğim bir benzetme var: Eğer hepimiz aynı takımın oyuncularıyız diyorsak, antrenörün taktiğini bilmemiz şart. Aksi halde sahada herkes kendi başına koşar ve ortaya bir oyun çıkmaz. Ülkenin tüm aktörlerini senkronize edecek, ortak hedefleri netleştirecek bir ekonomik stratejiye ihtiyacımız var.

Yaratıcı yıkım döneminde başarılı olan ülkeler tam olarak bunu yapıyor. Çin örneğine bakalım: Her beş yılda bir plan yapıyorlar, uyguluyorlar ve takip ediyorlar. Elbette eleştirilecek tarafları da olabilir; ama bu sistematik yaklaşım sayesinde uzun vadeli hedeflerine daha tutarlı biçimde yürüyebiliyorlar.

Türkiye’nin de benzer şekilde istihdamı yalnızca sübvansiyonlarla değil, teknoloji ve verimlilik odaklı programlarla artırması gerekiyor. Kısa vadeli çözümler hızlı sonuç verebilir ama kalıcı olmaz. Oysa uzun vadeli, sabır isteyen bir stratejiyle, yeni fikirleri destekleyen, teknoloji transferini teşvik eden, girişimciliği besleyen bir model kurulursa, Türkiye’den 10 yıl içinde uluslararası ölçekte rekabetçi firmalar çıkarabilir. Verimlilik temelli büyüme, uzun vadeli planlama gerektirir. Bu yaklaşım nadirdir ama etkisi büyüktür. Ülke genelinde fayda sağlayacak politikalar, bireysel düzeyde her zaman aynı etkiyi yaratmayabilir. Bu yüzden 5–10 yıllık kalkınma planları, sanayi stratejileri ve insan kaynağı projeksiyonları açık, net ve ölçülebilir biçimde ortaya konmalı. Böylece özel sektör de geleceği öngörebilir; yatırımını ve iş gücü planlamasını buna göre yapabilir.

Yapay zekâ çağında kalkınma yarışının start düdüğü çoktan çaldı. Bu kez mesele sadece “teknoloji kullanmak” değil; oyunu kimin kuracağı. Çünkü önümüzdeki dönemde, bugün adını bile bilmediğimiz pazarlar doğacak; aynı hızla, daha önce hiç yaşamadığımız türde kırılmalar ve krizler de kapıyı çalacak. Böyle bir dünyada en pahalı strateji “bekle-gör” oluyor. Bu yüzden ülkelerin önce temeli güçlendirmesi gerekiyor: kaynakları daha iyi konsolide edip güçlü altyapı yatırımlarına yönlendirmek ve hemen ardından girişimcilerin yeni fikirleri hızla deneyip büyütebileceği bir ekosistemi açmak. Altyapı dediğimiz şey artık sadece yol, köprü, liman değil; dijital kapasite, hesaplama gücü, bağlantı, kurumların çevikliği ve en önemlisi, veri. Çünkü bu dönüşümün merkezinde veri var. Yapay zekânın yakıtı veri; veri yoksa teknolojinin gelişmesi de mümkün değil. Ama ülkelerin veriye yaklaşımı birbirinden çok farklı. Kuzey ülkeleri veriye daha “barışık” bir tutumla yaklaşırken, birçok ülkede, özellikle orta gelirli ekonomilerde, daha temkinli, daha mesafeli bir duruş görüyoruz. Oysa yapay zekânın kendine özgü bir doğası var: çalışması için akış ister, deneme ister, paylaşım ister. Bu adımlar atılmadığında, aşılması gereken “duvarlar” yerinde kalıyor.

Üstelik o duvarlar tartışmadan yıkılmıyor. Tartışma zemini oluşmadığında ülkeler tutuklaşıyor, donuklaşıyor ve süreç “bekle-gör” politikasına sıkışıyor. Sonra da ilginç bir şey oluyor: Bazı ülkeler “öncüyüz” diye anlatıyor, ama veriye ve göstergelere baktığınızda en alt sıralarda çıkıyor. O yüzden mesele “yatırım yapıyoruz” demek değil; nereye, ne kadar ve hangi kapasiteyi büyütmek için yatırım yapıldığı. Bunu da ancak somut göstergelerle ve uluslararası kıyasla okuyabiliriz, çünkü fark, hızla açılıyor.

Çin, Hindistan ve ABD’nin bu alanlarda bu kadar dinamik olması aslında şaşırtıcı. Çünkü genel beklenti şudur: Ülke büyüdükçe yapı ağırlaşır, karar alma mekanizmaları yavaşlar, hantallık artar. Ama ilginç bir şekilde belki de ilk kez, bu kadar büyük ülkelerin küçük ülkelere kıyasla daha da dinamik hale geldiğini görüyoruz. Ben temelde ülkelerin yapay zekâya iki farklı yaklaşımı olduğunu görüyorum. Bir grup bu konuya oldukça mesafeli. Avrupa’yı buna örnek verebiliriz; hatta Avrupa’nın genel refleksi çoğu zaman daha negatif bir yerden geliyor. Açıkçası bunun, Avrupa’nın “kurumsal DNA”sıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü Avrupa’da regülasyon kültürü tarihsel olarak çok güçlü. Sistem, büyük ölçüde kontrol mekanizmaları ve vetolar üzerinden işliyor. Bu da doğal olarak risk almayı zorlaştırıyor.

İnovasyon ekosisteminin genel yapısı da Avrupa’nın yapay zekâda daha temkinli kalmasına yol açıyor. Örneğin finansal sistem daha “cezalandırıcı”........

© Dünya