2030’da nasıl bir dünya, nasıl bir Türkiye? |
Küresel düzen her büyük kriz anında aynı soruyla yüzleşiyor: Uluslararası hukuk gerçekten var mı, yoksa güçlülerin ihtiyaç duyduğunda başvurduğu, ihtiyaç duymadığında etrafından dolandığı bir retorik mi?
Bu soru, artık yalnızca savaşlar, müdahaleler ya da yaptırımlar üzerinden değil; teknoloji, iklim, finans ve veri egemenliği gibi alanlar üzerinden de soruluyor. 2030’a yaklaşırken mesele, hukukun ihlal edilip edilmediği değil, hukukun neden yapısal olarak yetersiz kaldığıdır.
Uluslararası hukuk bugün, normlar ve sözleşmeler bakımından zengin fakat uygulama kapasitesi bakımından son derece kırılgan bir mimariye sahip. Bu kırılganlık, münferit aktörlerin kötü niyetinden ziyade, sistemin kurucu eksikliğinden kaynaklanır. Dünya hâlâ, küresel sorunları ulusal egemenlik refleksleriyle çözmeye çalışan bir düzen içinde sıkışıyor.
Uluslararası ilişkiler teorisinin en dürüst tespiti şudur: Uluslararası sistem anarşiktir. Yani, iç hukukta olduğu gibi kuralları zorla uygulatacak bir “dünya devleti” yoktur. Hukuk vardır; ancak onu mutlak kılacak merkezi bir icra gücü yoktur. Bu nedenle, güç dengesi sistemin gerçek motoru olmaya devam eder.
Carl Schmitt’in “egemen istisnaya karar verendir” tespiti, bugün küresel siyasette hâlâ geçerlidir. Hegemon güç, kuralları koyabilen ama kendisini o kurallarla bağlı saymayan aktördür. ABD’nin deniz hukuku sözleşmelerine taraf olmadan bu sözleşmeleri Çin’e karşı referans olarak kullanabilmesi, bu durumun klasik örneğidir. Hukuk, burada bağlayıcı bir norm değil; jeopolitik bir enstrümandır.
Bu noktada Çin’e özel bir parantez açmak gerekir. Çin, Batı merkezli uluslararası hukuk düzenini ne tamamen reddeden ne de sorgusuz kabul eden bir........