Yeşilden kırmızıya

Bir renk değişimi izliyoruz. Dünyaya bir­kaç yıldır yeşil anlatılıyor: iklim hedef­leri, dönüşüm planları, net sıfır taahhütleri, temiz enerji yatırımları, sürdürülebilir kal­kınma.

Konferans salonlarında, zirve me­tinlerinde, şirket sunumlarında, kalkınma ajandalarında hep aynı renk öne çıkarılıyor: Yeşil. Ama sistemin gerçek rengi kriz anın­da belli oluyor. Ve o renk, giderek daha fazla kırmızıya dönüyor. Kırmızı ise Ortadoğu’da dökülen kanın rengi…

Bu yüzden bugün İran’a bakarken sadece bir güvenlik krizine, bölgesel bir hesaplaş­maya ya da bir askeri tırmanmaya bakmı­yoruz. Aynı zamanda çok daha büyük bir şe­yin iç yüzünü görüyoruz: Fosil enerji bağım­lı dünya düzeninin, kendisini korumak için ne kadar hızlı şekilde sert güce dönebildiği­ni… Ve bunun, her defasında geçici bir istis­na gibi sunulup kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmesine seyirciyiz.

Fosil düzenin siyasal tercihi

Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilme­sini o gün yalnızca bir iklim politikası ter­cihi gibi okumak, meselenin asıl tarafını ka­çırmamıza neden oluyor. O karar, teknik bir çevre politikası hamlesinden ibaret değildi. Aslında bir siyasal tercih beyanıydı. “Ben bu kurallarla bağlı değilim” cümlesinin başka bir versiyonuydu. Hatta daha çıplak haliyle şuydu: “Ben enerji düzeninde elim serbest hareket ederim.” Paris’ten çıkış, aynı zaman­da bir sınırdan çıkıştı. Bir ilke çerçevesinden çıkıştı. Bir meşruiyet dilinden çıkıştı.

Petrol, doğalgaz, deniz yolları, boğazlar, hatlar, rafineri kapasitesi, arz güvenliği, fiyat istikrarı… Bunlar yalnızca ekonomi başlığı değil; doğrudan jeopolitik başlık. Ve şimdi aynı çizginin İran sahasında, İsrail’le birlik­te daha sert bir biçimde yürüdüğünü görüyo­ruz. Caracas dosyasında daha yalnız bir güç gösterisi vardı; burada ise ortaklaşmış bir askeri hat var. Bu fark küçük değil. Çünkü or­taklık büyüdükçe sadece operasyon kapasi­tesi değil, bölgesel yangın riski de büyüyor.

Enerji akışı tehdit altına girdiğinde, dev­letlerin dili bir anda değişiyor. Hukuk ge­ri çekiliyor, güvenlik öne çıkıyor. Diploma­si yerine operasyon, daha “gerçekçi” sayılı­yor. İlke cümleleri masada kalıyor, sahaya sert güç iniyor. Çünkü fosil enerji bağımlı bir düzende barış çoğu zaman ilkesel değil, konjonktüreldir. Akış bozulmadığı sürece barış dili güçlü görünür. Akış riske girince aynı sistem, kendi içindeki sert refleksleri devreye sokar. Yeşil vaatlerin üstünde duran küresel düzen, ilk büyük sarsıntıda altından çıkan gerçek rengi gösteriyor.

İşin en rahatsız edici tarafı da burada başlıyor. Çünkü bu kırmızıya sadece savaş alanında bakmıyoruz; aynı zamanda siya­si meşrulaştırma dilinde de görüyoruz. Her yeni çatışma, kendine birkaç gün içinde ye­ni bir gerekçe, yeni bir çerçeve, yeni bir “zo­runluluk” üretiveriyor. Dün kabul edilemez görünen adımlar, bugün teknik zorunluluk gibi sunuluyor. Kamuoyuna risk anlatılıyor, piyasalara güvence veriliyor, sahada ise in­sanlar ölüyor.

Dönüşüm söyleminden güç siyasetine

Sorun burada sadece Trump değil. Sadece İsrail değil. Sorun, bu aktörleri aşan bir dü­zen sorunu. Bir tarafta geleceğe dair yüksek hedefler konuşuluyor; diğer tarafta bugünün düzeni kan üzerinden kendini tahkim ediyor.

Bir tarafta dönüşüm deniyor; diğer tarafta mevcut bağımlılığın bedeli daha sert şekil­de ödetiliyor. Ve her seferinde aynı gerçekle karşılaşıyoruz: fosil yakıt bağımlılığı çözül­medikçe, “gelecek” adına kurulan cümleler bugünün güç siyasetinin sınırını aşamıyor ve küresel sistem, krizlerini siyasi akılla de­ğil güvenlik refleksiyle çözmeye meylediyor. Güvenlik refleksi ise kısa vadede kontrol hissi verirken uzun vadede daha büyük kı­rılmalar üretiyor.

Bu yüzden “yeşilden kırmızıya” dediği­miz şey bir retorik oyun değil. Bir çağ tari­fi… Mutabakatın değil gücün, uzlaşının değil baskının, diplomasinin değil caydırıcılığın, yeşilin değil kırmızının çağı…


© Dünya