Kuşaklar arası sözleşme çalışıyor mu?

Sürdürülebilir kalkınma “bir toplumun yarın fikri ayakta mı?” diye sorar. Özü şudur: Bugünü yaşarken yarını yakmamak. Bir kuşağın rahatını diğer kuşağın sırtına yıkmamak. Kâğıt üzerinde “büyüme” ya­zarken, gerçek hayatta herkesin birbirine “borç” ve “alacak” çıkarmadığı bir denge kurmak. Şu an denge bozulmuş gibi.

Genç­ler “geleceğim ipotekli” diyor; yaş alanlar ise “ben yalnızım.” İkisi de birbirine kıza­rak söylemiyor bunu. Daha çok aynı sis­temin iki ucunda sıkışmış gibi söylüyor. Gençler için ipotek, sadece banka kredisi değil; hayatın kendisi. Kira, ulaşım, gıda, asgari yaşam maliyeti… Hepsi yükselirken başlangıç maaşıyla bir hayat kurma ihti­mali düşüyor. Üstelik bu durum bir “yok­sulluk” meselesinden çıkıp bir “plan ya­pamama” meselesine dönüşüyor. Plan ya­pamayan toplum sürdürülebilir kalkınma üretemez; çünkü sürdürülebilir kalkınma, tam olarak uzun vadeli kararlar demek.

Konut–emeklilik hattı güvencenin inşası

Ev sahibi olan kuşak, konutu güvence olarak görüyor; kirada kalan kuşak, konu­tu bir “hayat eşiği” olarak. Bu fark sadece statü değil, sistemsel bir ayrım yaratıyor. Ev sahibi olmak; çocuk yapma kararından şehir seçimine, risk alma kapasitesinden iş değiştirmeye kadar her şeyi etkiliyor. Ko­nut, sürdürülebilir kalkınmanın temel ko­şullarından biri olan “insanların yerleşik ve öngörülebilir bir yaşam kurabilmesi”­nin ana aracı. Konut erişimi çöktüğünde, sadece barınma krizi yaşamıyorsun; de­mografiyi, işgücü piyasasını, eğitim karar­larını, hatta toplumsal huzuru etkileyen bir zinciri koparıyorsun.

Emeklilik sistemi de bu zincirin finansal omurgası. Emeklilik, kuşaklar arası sözleş­menin “kurumsallaşmış” hali. Bugünün ça­lışanı, bugünün emeklisine katkı verir; sis­tem de “yarın sıra sende” diye güvence su­nar. Bu güvence zayıfladığında genç kuşak sistemle pazarlık etmeye başlıyor: kayıt dı­şına kaçma, katkıdan kaçınma, “karşılığını alamayacağım” hissi. Bu hissin yayılması, sistemi daha da zayıflatıyor. Sürdürülebi­lir kalkınma dediğimiz şeyin tam da bura­da bir ön koşulu var: kurumlara güven. Gü­ven yoksa uzun vadeli yatırım da yok; uzun vadeli yatırım yoksa dönüşüm de yok.

İklim Politikası, kuşaklar arası sözleşmeye bakar

İşin ilginç kısmı şu: Kuşaklar arası söz­leşme bozulunca iklim dönüşümü bile zor­laşıyor. Çünkü iklim politikası ve yeşil dö­nüşüm, doğası gereği “bugün maliyet–ya­rın kazanç” denklemine dayanır. Toplum yarına güvenmiyorsa, yarın için fedakâr­lık yapmayı “lüks” görür. Enerji verimlili­ği yatırımını erteler, dönüşümü “dayatma” gibi algılar, uzun vadeli hedeflere şüpheyle bakar. Yani sürdürülebilir kalkınma sade­ce çevre politikasının meselesi değildir; o çevre politikasının toplumsal zemini, ku­şaklar arası sözleşmenin sağlamlığıdır.

O halde meseleye tersinden bakalım: Sürdürülebilir kalkınmayı “doğru teknolo­ji” değil, “doğru denge” olarak kurmak zo­rundayız. Gençlere plan yapma imkânı ver­meyen bir düzen; inovasyon üretmez, risk alamaz, yeni sektör kuramaz. Yaş alanla­rı yalnız bırakan bir düzen; bakım yükünü eve yıkar, toplumsal refahı aşındırır. Konu­tu erişilmez kılan bir düzen; hayatın bütün kararlarını kilitler. Emekliliği güvensiz kı­lan bir düzen; kurumsal güveni çökertir.

Yarının kredisi bitince ne olacak?

İklim dönüşümünü bile buradan okuya­lım: Enerji verimliliği, düşük karbon, yeşil finans… Bunların hepsi uzun vadeli yatı­rım ister. Uzun vadeli yatırım için vatanda­şın yarına inanması gerekir. Yarına inan­mayan toplum, dönüşümü “maliyet” olarak görür; kazancı görmez. Çünkü kazanç gele­cektedir, maliyet bugünde. Kuşaklar ara­sı sözleşme bozulmuşsa geleceğin kredisi yoktur.

O yüzden sürdürülebilir kalkınma, ön­ce şu soruya çarpar: Gençler geleceğe, yaş alanlar bugüne güveniyor mu? Kuşaklar arası sözleşme çalışıyor mu? Eğer cevap bulanıksa, güneş paneli de rüzgâr türbini de tek başına bir hikâye anlatmaz.


© Dünya