menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Açlığı ithal etmek

5 0
01.04.2026

Hürmüz Boğazı... Dünya’nın dar ama belirleyici boğazlarından biri. UNC­TAD’ın Mart 2026 tarihli analizine göre bu hat, küresel deniz yoluyla taşınan petrol ti­caretinin yaklaşık dörtte birini ve deniz yo­luyla taşınan gübre ticaretinin yaklaşık üç­te birini taşıyor.

Aynı hatta ciddi miktarda LNG de geçiyor. Yani mesele yalnızca pet­rol değil; enerjiyle birlikte tarımın ve taşı­macılığın sinir uçları da burada birleşiyor. Askerî gerilim orada yükseldiğinde sadece enerji piyasası değil, bütün tedarik zinciri sarsılıyor. Önce enerji fiyatı sıçrıyor. Son­ra nakliye maliyeti artıyor. Ardından sigor­ta şişiyor. Sonra gübre pahalanıyor. Güb­re pahalanınca tarımsal üretim baskı altı­na giriyor. Üretim baskı altına girince gıda enflasyonu kapıyı çalıyor.

53 ülkede akut açlık riski

Birleşmiş Milletiler’in son günlerde kur­maya çalıştığı mekanizma da zaten bunun itirafı gibi. Reuters’ın 27 Mart tarihli ha­berine göre BM, Hürmüz üzerinden tica­ret akışını koruyacak bir düzenek tasarla­mak için görev gücü kuruyor. İlham aldığı modeller de manidar: Karadeniz Tahıl Gi­rişimi ve Gazze için geliştirilen mekaniz­malar...

Çünkü kurumlar da görüyor artık: Deniz yolu kapanırsa mesele lojistik değil, doğrudan insani kriz. BM sözcülüğü, ke­sintilerin daha büyük gıda yetersizlikle­ri ve insani krizler yaratabileceği uyarısı­nı boşuna yapmadı. Daha çarpıcısı, Dün­ya Gıda Programı’nın hesabı. WFP’ye göre Orta Doğu’daki çatışma yılın ikinci çeyre­ğine kadar sürerse, verisi bulunan 53 ülke­de akut açlık yaşayan insan sayısı 45 mil­yon artabilir; 318 milyondan 363 milyona çıkabilir. Bu korkunç rakam bize şunu söy­lüyor: Bugün füze haberlerini yalnızca dip­lomasi sayfasının konusu sanmak büyük hata. Çünkü modern savaş, açlığı ithal eden bir sistem kuruyor. Gemi geçmeyince yal­nızca konteyner beklemiyor; bir ülkede ek­mek küçülüyor, başka bir ülkede çocukla­rın öğünü eksiliyor.

Sürdürülebilirlik masalı bitti

Türkiye açısından tablo daha da dikkat­le okunmalı. Dışişleri Bakanlığı’nın sayfa­sında yer alan resmi bilgiye göre Türkiye, enerji ihtiyacının yüzde 74’ünü ithalatla karşılıyor. Enerji Bakanı Alparslan Bay­raktar da Reuters’a, petrol fiyatındaki her 1 dolarlık artışın Türkiye’nin enerji fatu­rasına yaklaşık 400 milyon dolar ek yük ge­tirdiğini söyledi.

Aynı Reuters haber akışına göre S&P, sa­vaş kaynaklı enerji baskısı nedeniyle Tür­kiye’nin 2026 enflasyon tahminini yuka­rı çekti; ayrıca net enerji ithalatının mil­li gelirin yüzde 3,5 ila 4,5’i düzeyinde bir kırılganlık yarattığına işaret etti. Kısacası Türkiye, bu krizde doğrudan faturayı öde­yen ülkelerden biri. Burada asıl mesele şu: yıllardır sürdürülebilir kalkınma fazla steril konuşuldu. Sanki yalnızca iklim zir­velerinin, karbon hedeflerinin, konusuy­muş gibi. Oysa gerçek dünya çok daha sert. Sürdürülebilir kalkınma dediğiniz şey; li­manların açık kalmasıdır, enerji akışının kesilmemesidir, çiftçinin gübreye erişme­sidir, devletin dış şok karşısında bütçesi­nin dağılmamasıdır, marketteki vatanda­şın ertesi hafta neye ne kadar ödeyeceğini az çok tahmin edebilmesidir.

Savaşın yeni adı yoksullaşma. Yeni cep­hesi ise mutfak. Yeni silahı da yalnızca fü­ze değil; enerji fiyatı, navlun, sigorta primi ve kırılan tedarik zinciridir. Bugün Hür­müz’de sıkışan şey yalnızca tankerler de­ğil. Dünyanın aklı sıkışıyor, siyasetin vic­danı sıkışıyor, ülkelerin nefesi sıkışıyor. Biz hâlâ savaş haberlerini “uzakta bir yerde olan şeyler” diye okumaya devam edersek, yarın çok daha pahalı bir gerçekle yüzleşe­ceğiz. Çünkü çağımızda savaş artık sınır­da başlasa da evimizin rafında bitiyor. En kötü tarafı da şu: Biz bunu hâlâ dış politika sanıyoruz. Bu yüzden sürdürülebilir kal­kınma, barış zamanlarının süslü kavramı olarak değil; savaşın, şokun ve belirsizliğin ortasında ayakta kalabilen bir hayat düzeni kurabilme meselesi olarak görülmeli.


© Dünya