menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Semâver

11 0
22.03.2026

1920 senesinin bahar aylarına girildiğinde o vakitler İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs'ın Famagusta (Gazimağusa) limanının ufuk çizgisinde üç vapur belirir.

Bu vapurlar, Sovyet târihçilerin tâbiriyle Krasnıy Oktyabr (Kızıl Ekim, 1917) hâdiselerinden sonra tüm ülkeyi kasıp kavuran kanlı iç savaşın netîcesinde muzaffer olmuş Bolşevik ordusunun zafer kasırgasından kaçarak canını kurtaran kimi hasta, yaralı, gâzi olmuş veyâ psikolojisi harâb vazîyette, kimi gözleri kan çanağına dönmüş, eli kanlı, belki pişmân ve gelecek hayâtlarında her dâim «Beyaz Ruslar» olarak hatırda kalacak olan devrik imparator II. Nikolay'a bağlılık yemîni etmiş Rus ordusunun subaylarını ve ailelerini; kıyâfetlerinin arasına alelacele tıkıştırdığı birkaç mücevheri, ipek giysiyi, krâliyet armalı enfiye kutusunu haraç mezat satıp belki bir depo, bir dükkân kiralayabilirim, hayâli kuran müteşebbisleri ve elde avuçta kalan üç-beş eşyâsını tıkabasa doldurduğu, kenarları çivili, tahta bir valizle yola çıkmış sivilleri taşır.

İngiltere'nin bu “en yakın toprağında” sunduğu geçici ilticâ hakkından istifâde eden 1,500'den fazla çâresiz erkek, kadın ve çocuk, diğer memleketlerin sığınma teklîf etmelerini beklemek üzre birinci harbde kullanılmış köhne bir esir kampında tutsak edilir, bâzıları Kıbrıs'ta hayâtını kaybeder, perperîşan hâllere düşer, bâzıları başka yerlere göçer; lâkin yaklaşık 70 kişilik bir grup bu yeni yuvada yeni bir hayât imkânı olduğunu düşünür ve adada unutulmaya yüz tutmuş ufak bir Rus azınlığın çekirdeğini oluştururlar.

O kişilerden biri de adada “Beyaz Rus” bir ailenin çocuğu olarak dünyâya gelen ve resmî vesîkalar, târihî kaynaklar, kendi tuttuğu notlar ve aile anıları ışığında kaleme aldığı Samovar on the Table kitabıyla tanınan Lana der Parthogh'un dedesiydi.

Dört yaşlarındayken Noel'le ilgili anısını aktarır Parthogh ve büyükbabasının süslediği küçük köknar ağacını, gümüş şamdanlardan etrâfa süzülen ışıltıları, bembeyaz bir örtüyle kaplanan masalarında büyükannesinin evvelâ kümeslerinden alıp kestiği ve ardından kızarttığı o pek lezîz tavuğu, annesinin Lefkoşa'daki Naafi dükkânından getirdiği Avustralya malı tereyağını, “berbat kokulu” olarak târif ettiği sarı peyniri, sütü, bir kâse dolusu kuru üzümü, bisküviyi ve o keskin hindiba kokusunu anımsadığını anlatır eserinin satırları arasında.

Parthogh, semâver, bilhâssa korkunç, ânî ve sıra dışı felâketler ve tâlihsizlikler yaşandığında Rusya'daki en mühim şeydir, lâfını sarf eden Dostoyevski'nin kulağını çınlatarak, en unutamadığı şeyin “hayâtımızın merkeziydi,” dediği koca bir semâver olduğunu söyler.

Zencefil aromalı, tarçınlı, maddî âlemin nîmetleriyle efsûnlanmış tadı hoş pryanik kurâbiyesi, epeyce hacimli bir semâverde “tavşankanı” kıvâmında pişmiş bir fincan çay eşliğinde Tula'da yenir, derler.

Semâver dediysem de öyle alelâde bir materyalden yapılıp, etrâfı sâde motiflerle süslenmiş gösterişsiz bir objeyi kastetmiyorum.

Sözünü ettiğim semâverler, Çarlık Rusya’sından bu yana, ekseriyetle metal işçiliğiyle ehemmiyet kazanmış bir şehir olan Tula'nın atölyelerinde üretilmiş olanlar. Bakırından tutun demirine, gümüşünden her türlü kaplamasına kadar her çeşidi cânhıraş bir çabayla îmâl ediliyor buranın kabilîyetli elleri tarafından. Üstüne üstlük her devirde değişkenlik gösteren ince sanatsal zevklere göre şekilleniyor desenleri.

Tula menşêili semâverler sanki yıllanmış ve müzelik birer sanat eserini andırır.

Semâver tezyîn eden işçiler, hayretfezâ bir emekle, hayâl güçlerini yansıtırlar dekorlarına, tıpkı târihten bir vakʿâyı alıp, o hâdiseyi, ufacık bir seramik kâse üzerine minimal bir fotoğraf karesi netliğinde resmeden Japon sanatkârlar gibi... Semâverlerin o ince işçiliği, Ortodoks âyînlerine çiçek kokularıyla eşlik eden dinî motifli tütsülükleri, etrâfı mini haçlarla donatılmış altın sarısı buhurdanlıkları andırır sanki.

Her ne kadar son yarım yüzyılda Rus toplumundaki Batılılaşma rüzgârıyla yerini, bilhâssa genç nesillerde kahve kültürüne terk etmeye başlasa da eski Rus hânelerinin vazgeçilmez bir sembolü, bir eşyâsı olurlar, tıpkı hayâtın devâmlılığını, doğurganlığı, anneyi sembolize eden matruşkalar gibi...

Aileyi, ikrâmı, keyfi sembolize eder semâverler de.

Huzûra ve sükûnete delâlet ederler.

Türkçe'de de aynı mânâda kullanılan semâver, Rusça samovar (cамовар)'dan gelir.

İran'lı ünlü leksikograf, mütercim ve oyun yazarı, hattâ akademik çevrelerdeki nâmıyla «İran'ın İki Lisânlı Lügatinin Babası» Süleyman Hayyim, kaleme aldığı 1934 târihli Ferheng-i Câmiʿ Farisi-İngilisi (‏فرهگ جامع فارسي‌-انگليسي) eserinde, self-cooker (kendi kendine pişirici) olarak tanımlar semâveri...

Bu lisândaki mânâsı: kendi kendine pişen, kaynayan...

Nişanyan lügatinde, samo (kendi) terimi ilâ “kaynamak” mânâsına gelen varit fiilinin bir araya gelişiyle bu sözcüğün oluştuğu vurgulanır.

Ahmed Sedad Bey'in imzâsını taşıyan 1907 târihli Rusça lûgat da bu argümanı teyîd eder. Aynı terim burada “kaynatmak” fiiliyle karşılık bulur.

Aşağı yukarı iki yâhût üç asırdan beri sofralara eşlîk eden bu objenin Rus lisânındaki mânâsıyla karşılaştığım o ilk ân, yine heyecân verici bir kültürel harmanı keşfetme ânıydı benim için; tâ öbür kıtʿadaki bir şehre, New York/Manhattan’a kadar uzanan...

Bu gezi serüvenini de bir sonraki yazıda keşfedelim.

Sami Mert, dikGAZETE.com

Ahmed Sedad, Rusça-Türkçe Lugat, “варить”, Dersaʿadet Matbaʿa-i ʿOsmânîyye, 1325, s.40.

Sevan Nişanyan, Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, “semaver” maddesi, Everest Yayınları, İstanbul, 2009, s.546.

Sulaiman Hayyim, “سماور”, New Persian-English Dictionary, Librarie Imprimerie Béroukhim, 1934, p.110.


© Dikgazete.com