İran-Suriye ekseninde bir spikerin serencamı veya Mehmet Akif Ersoy’un hikayesi! |
Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz hafta 11 Aralık’ta Habertürk TV haber sunucusu Mehmet Akif Ersoy’un gayri ahlaki fiiller nedeniyle tutuklanması, kamuoyunda adeta bomba etkisi yarattı. Uzun yıllardır sağ-muhafazakâr, iktidara yakın ve siyasal İslamcı çevreler tarafından korunup kollanan, eleştiriden azade tutulan bir ismin operasyonel biçimde gözaltına alınıp tutuklanması, yalnızca adli bir vakaya değil; aynı zamanda siyasi ve ideolojik bir kırılmaya da işaret etti.
İlginç olan ise fuhuş ve kumar iddialarıyla tutuklanan Mehmet Akif Ersoy’un, “Bu bir siyasi operasyondur. Türkiye’de hukukun geldiği noktayı hepimiz biliyoruz” şeklindeki açıklamasıydı. Bu sözler üzerine çok sayıda sosyal medya kullanıcısı, “Yok, bilmiyoruz. Hiç haberini yapmadın” diyerek Ersoy’la alay etmişti.
Bu gelişme, bir yandan “hukuk devleti refleksi” tartışmalarını gündeme taşırken, diğer yandan iktidar çevreleri içindeki güç dengelerinin, medya alanındaki koruma kalkanlarının ve dokunulmazlık algısının sorgulanmasına yol açtı.
Özellikle düne kadar Ersoy’u savunan çevrelerin bir kısmının sessizliğe gömülmesi, bir kısmının ise mesafe koyan açıklamalar yapması, meselenin salt bireysel bir suç isnadının ötesinde okunması gerektiğini gösterdi. Tartışma kısa sürede, AK Parti içi klik mücadeleleri, medya-siyaset ilişkileri ve iktidarın kendi iç disiplin mekanizmaları odağında derinleşti.
Habertürk TV’nin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’a, uyuşturucu kullanımıyla ilgili suçlamaların yanı sıra kadın gazetecilere yönelik taciz iddiaları yöneltilmiş ve bu kapsamda tutuklanmıştı. Soruşturmanın ardından Ersoy’un görevinden alındığı da kamuoyuna açıklandı.
Ersoy hakkında dile getirilen iddiaların yeni olmadığı, uzun süredir kulislerde ve bazı çevrelerde bilindiği anlaşılıyor. Buna rağmen bugüne kadar bu tür gayri ahlaki ilişkilere neden müsamaha gösterildiğini anlamak güç. Bu tablo, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu olarak değil; medya, siyaset ve güç ilişkileri bağlamında koruma kalkanlarının nasıl ve kimler için devreye sokulduğunu sorgulamayı da zorunlu kılıyor.
İslamcı bir aile çevresinde yetiştiği bilinen 40 yaşındaki Mehmet Akif Ersoy, son dönemde hem özel hayatında yaşadığı dönüşüm hem de mesleki kariyerindeki hızlı yükselişle kamuoyunun dikkatini çeken isimler arasında yer aldı. Medya dünyasında kısa sayılabilecek bir süre içinde üst düzey yönetsel pozisyonlara gelmesi, Ersoy’un yalnızca gazetecilik performansı üzerinden değil, temsil ettiği çevreler ve kurduğu ilişkiler ağı üzerinden de tartışılmasına yol açtı.
Ancak bu yükseliş süreci, kamuoyuna yansıyan iddialar ve kulislerde uzun süredir dillendirilen söylentilerle birlikte, Ersoy’un kişisel yaşamı ve ahlaki duruşu hakkında ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirdi. Özellikle muhafazakâr değerlerin güçlü olduğu bir toplumsal zeminden gelmesi, kendisine atfedilen yaşam tarzı değişimi ve etik dışı davranış iddialarının daha sert biçimde sorgulanmasına neden oldu. Bu çelişki, yalnızca bireysel tercihler üzerinden değil; medya dünyasında güç, statü ve dokunulmazlık algısının nasıl üretildiği üzerinden de okunmaya başlandı.
Gelinen noktada Ersoy örneği, bir kişinin özel hayatı ile kamusal sorumluluğu arasındaki sınırların nerede başlayıp nerede bittiği sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Aynı zamanda, medyada hızlı yükseliş yaşayan figürlerin, hangi denetim mekanizmalarına tabi olduğu, iddialar karşısında neden uzun süre sessiz kalındığı ve bu sessizliğin kimler tarafından, hangi saiklerle sürdürüldüğü de daha geniş bir tartışma alanı olarak önümüzde duruyor.
1993 yılında haftalık, 1996 yılında ise günlük olarak yayımlanan Selam Gazetesi kadrosunda yer alan, tutuklu Mehmet Akif Ersoy’un babası Nadir Ersoy, kamuoyunda bu yönüyle de tanınan bir isim. Selam Gazetesi, özellikle yayın hayatı boyunca benimsediği ideolojik çizgi ve siyasi referansları nedeniyle Türkiye basın tarihinde tartışmalı bir konumda yer aldı.
Basına yansıyan haber ve değerlendirmelere göre Nadir Ersoy, İran destekli olduğu iddia edilen Selam Tevhid yapılanması ile ilişkilendirilen isimler arasında anıldı. Aynı kaynaklarda, Ersoy’un geçmişte İran’daki molla rejimine yakın bir figür olarak bilindiği yönünde iddialar da dile getirildi. Bu bağlamda Selam Gazetesi’nin, 1990’lı yıllarda Türkiye’deki İslamcı-muhafazakâr medya hattında İran eksenli söylemlerle temas kuran yayın organlarından biri olduğu sıkça vurgulandı.
Bu tarihsel arka plan, Mehmet Akif Ersoy’un kariyeri ve ideolojik serüveni tartışılırken çoğu zaman bir referans noktası olarak hatırlatılıyor. Medya dünyasında üstlendiği kritik görevler, siyasetle kurduğu ilişkiler ve son dönemde hakkında ortaya atılan iddialar birlikte değerlendirildiğinde, aile geçmişine dair bu bilgiler yalnızca biyografik bir ayrıntı olmaktan çıkıyor; Türkiye’de medya, ideoloji ve dış etki tartışmalarının kesiştiği daha geniş bir çerçevenin parçası hâline geliyor.
Nadir Ersoy aynı zamanda TRT dizilerinde de oynayan bir isim. Oynadığı dizi ve filmlerden bazıları Kudüs Fatihi: Selahaddin Eyyubi (2023–2025), – Agah (2 bölüm), Aziz Mahmud Hüdayi: Aşkın Yolculuğu (2024), TV Mini Dizisi (1 bölüm) Kuruluş Osman (2024), Konuk oyuncu (1 bölüm), Hicran (2022) –, Derviş (20 bölüm) Kadere Karşı (2022), TV dizisi Vahiy Peşinde (2014) – Konuk oyuncu (1 bölüm).
Mehmet Akif Ersoy'un da 2013 yılında TRT Kahire muhabiri olduğu dönemde Selam Tevhid bağlantısı şüphesiyle telefonları dinlenmişti. O dönemde yargı ve emniyette FETÖ yapılanması etkinken daha sonra iktidar, Selam Tevhid dosyasını “kumpas” olarak nitelendirmişti.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olan Ersoy, gazeteciliğe 2009 yılında “6 News” isimli bir televizyon kanalında muhabir olarak başladı. Bir süre sonra TRT'ye geçti. 2011'de Libya, Yemen, Şam ve Erbil gibi bölgelerde TRT temsilcisi ve savaş muhabiri olarak görevlendirildi. 2012'de Libya'nın devrik lideri Muammer Kaddafi ile öldürülmeden önce........