Osmanlı’dan bugüne yol ayrımı, istikamet; Gümüşhanevî, siyaset ve devletin bekası

Mehmet Yıldırım yazdı;

Osmanlı’dan bugüne yol ayrımı, istikamet; Gümüşhanevî, siyaset ve devletin bekası

Türkiye, Ortadoğu’nun giderek büyüyen jeopolitik fırtınasıyla karşı karşıya. Bölgesel savaş ihtimali, enerji yolları üzerindeki rekabet ve küresel güçlerin Ortadoğu’daki yeni hamleleri Ankara’nın stratejik hesaplarını daha da hassas hale getiriyor. Böyle dönemlerde siyasetin dili sertleşir, diplomasinin dili ise daha temkinli hale gelir.

Bugün "devletin bekası", “milli birlik” ve "toplumsal ıslah" kavramlarını tartıştığımızda, genellikle modern siyaset bilimi sözlüğüne başvuruyoruz. Oysa bu toprakların hafızasında, 19. yüzyılın o en uzun ve en fırtınalı asrında; imparatorluk parça parça dağılırken bu kavramlara ruh üfleyen devasa bir figür duruyor: Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî.

Gümüşhanevî, sadece bir tasavvuf önderi değil; Tanzimat’ın getirdiği kafa karışıklığı, 93 Harbi’nin ağır travması ve Balkanlar’dan yükselen milliyetçilik ateşinin ortasında, “Müslüman toplum nasıl ayakta kalır?” sorusuna pratik ve teolojik-İslami cevaplar üreten bir düşünce adamı/stratejisttir.

Devlet: Fitneyi durduran son kale…

Gümüşhanevî’nin düşüncesinde devlet yalnızca idari bir yapı değildir. Devlet, toplumsal düzenin ve dini hayatın korunmasının kurumsal çerçevesidir. Otoritenin zayıfladığı yerde yalnızca siyasi boşluk değil, aynı zamanda toplumsal çözülme ortaya çıkar.

Bu yüzden onun yaklaşımı devrimci bir yıkım değil; “ıslah” fikrine dayanır. Devletin yıkılması değil, toplumun manevi ve ahlaki temeller üzerinden güçlendirilmesi gerekir.

Bu düşünce Osmanlı siyaset geleneği içinde önemli bir süreklilik taşır ve özellikle Abdülhamid II döneminde farklı bir siyasi forma bürünür. Abdülhamid’in Pan-İslam siyaseti ile Gümüşhanevî’nin toplumdaki Nakşibendi-Halidî ağı/yolu arasında kurulan manevi bağ, imparatorluğun parçalanma sürecine karşı geliştirilen en önemli ideolojik savunma hatlarından biri olmuştur.

Parçalanmaya karşı üst kimlik…

Gümüşhanevî’nin yaşadığı dönemde Osmanlı’nın en büyük krizi, milliyetçilik dalgasıydı. Balkanlar’dan Kafkasya’ya kadar etnik kimlikler üzerinden yükselen ayrışmalar imparatorluğu parçalıyordu.

Bu ortamda Gümüşhanevî, dar milliyetçiliklerin karşısına “ümmet bilinci”ni koydu. Türk, Kürt, Arap, Arnavut veya Çerkes kimliklerinin üzerinde bir Müslüman ortak paydası inşa etmeye çalıştı.

Ortadoğu şu an büyük bir çatışmanın içerisine sürükleniyor. Sünni-Şii gerilimleri, etnik rekabetler ve bölgesel güç mücadeleleri coğrafyayı sürekli bir istikrarsızlık döngüsüne sürüklüyor.

Türkiye’nin diplomatik söyleminde sıkça vurgulanan “mezhep temelli ayrışmaların reddi” ve bölgesel diyalog çağrıları, bu tarihsel tecrübenin modern bir yansıması olarak okunabilir.

Devlet, Ümmet ve Jeopolitik: Gümüşhanevî’nin perspektifinden Ortadoğu’daki savaşlara bakmak!..

Ortadoğu bugün bir kez daha tarihsel bir kırılma eşiğinde. Bölgesel savaş ihtimali, enerji hatları üzerindeki gerilimler ve büyük güç rekabeti; Türkiye’nin jeopolitik konumunu her zamankinden daha kritik hale getiriyor. Ankara bir yandan güvenlik risklerini yönetmeye çalışırken diğer yandan diplomatik denge siyaseti yürütüyor.

Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî’nin; devlet, toplum ve ümmet üzerine düşünceleri yalnızca dini bir perspektif sunmaz; aynı zamanda imparatorluğun çözülme döneminde ortaya çıkan jeopolitik krizlere verilmiş entelektüel bir cevap niteliği taşır. 

Ortadoğu’da yaşanan savaşlar ve Türkiye’nin bu savaşlara yaklaşımı düşünüldüğünde; Gümüşhanevî’nin fikirleri dikkat çekici bir tarihsel perspektif sunar.

Gümüşhanevî’nin düşüncesi üç temel fikir etrafında şekillenir: devletin korunması, ümmet bilincinin güçlendirilmesi ve toplumsal dönüşümün manevi temeller üzerine kurulması.

Belki de bu yüzden 19. yüzyılda ortaya konmuş bazı düşünceler; 21. yüzyılın jeopolitik tartışmalarında bile hâlâ yankı bulabiliyor.

Ortadoğu yeni bir belirsizlik dönemine girerken Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel soru da değişmiyor: Bölgesel savaşların dışında kalırken; yeni oluşacak güç dengelerinde nasıl bir rol üstlenecek? Bu sorunun cevabı yalnızca diplomasi masalarında değil, aynı zamanda tarihsel tecrübelerin doğru okunmasında yatıyor.

Savaşın gölgesinde siyaset: Bahçeli’nin söylemi ve Fidan’ın diplomasi mesajı…

Türkiye’de iç siyasetin dili ise daha farklı bir eksende şekilleniyor. Milliyetçi söylemin güçlü temsilcilerinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, son dönemde yaptığı konuşmalarda tarihsel hafıza ve güvenlik vurgusunu ön plana çıkarıyor. Bahçeli, konuşurken; siyasi birikimini güncel güvenlik tartışmalarıyla ilişkilendiriyor.

Ortadoğu’daki gelişmeler bağlamında kullandığı sert anti-emperyalist retorik de bu stratejinin bir parçası. ABD ve İsrail merkezli bölgesel güç dengelerine karşı Türkiye’nin bağımsız bir stratejik çizgi izlemesi gerektiğini savunan bu yaklaşım, milliyetçi siyasetin klasik güvenlik refleksini yansıtıyor.

Bahçeli’nin söyleminde dikkat çeken bir başka nokta ise Türk-Kürt kardeşliği ve mezhep ayrışmalarına karşı yapılan uyarılar. Bu söylem, milliyetçi siyasetin daha kapsayıcı bir birlik vurgusu oluşturma çabasını da gösteriyor.

Devlet Bahçeli, Anadolu’nun İslamlaşması için mücadele eden, Hazreti Peygamber’den itibaren gelen mukaddes çizgide Allah dostlarını da hatırlatıyor; “Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Hacı Bayram’ı ve milletimizin bugün manevi dayanakları olan sayısız gönül ve inanç insanına uzanan zincirin bugünkü temsilcilerini hürmetle anıyorum.

Tesbih çeken elleri, hû diyen dilleri, secdeye varan alınları, gönlü Mekke’de, kalbi Kerbela’da, hasreti Kudüs’te, aklı Yesi’de, Kerkük’te, Türkistan’ın her yerinde kalmışların, Yaradan’a sığınmışların hepsini samimiyetle kucaklıyoruz.

Bu mübarek günlerde haykırıyorum; çünkü bizler zaten oyuz, onlarız, onlarlayız.”

Fidan’ın diplomasisi: Denge politikası…

İç siyasette sertleşen dilin yanında Türkiye’nin dış politikasında daha temkinli bir yaklaşım dikkat çekiyor. Bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan.

Fidan’ın son açıklamalarında öne çıkan temel mesaj oldukça net: Ortadoğu’da büyüyen savaş riskinin bölgesel bir yangına dönüşmesini engellemek.

Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği dış politika yaklaşımı, çoğu zaman “dengeleyici güç stratejisi” olarak tanımlanıyor. Ankara bir yandan NATO üyesi olarak Batı ile ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan İran, Körfez ülkeleri ve Türkistan ile diplomatik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Bu yaklaşımın üç temel amacı var: Bölgesel savaşın Türkiye sınırlarına sıçramasını önlemek, Diplomatik manevra alanını korumak, Bölgesel güç dengelerinde aktif fakat doğrudan taraf olmayan bir aktör olmak.

Başka bir ifadeyle Türkiye, savaşın içinde değil, kriz yönetiminin merkezinde yer almak istiyor. “Savaşın sona ermesi için diplomatik kanalları açık tutuyoruz” mesajı, Ankara’nın askeri bir pozisyon almak yerine diplomatik manevra alanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor.

Gümüşhanevî’den bugüne uzanan stratejik hat: Güvenlik söylemi ve diplomasi arasında Türkiye…

Ortadoğu yeni bir belirsizlik dönemine girerken Türkiye’nin karşı karşıya olduğu soru aslında çok eski: Bölgesel savaşların dışında kalırken yeni güç dengelerinde nasıl bir rol oynayacak? 

Bu sorunun cevabı yalnızca diplomasi masalarında değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın doğru okunmasında saklı olabilir. Çünkü Ortadoğu’da tarih çoğu zaman diplomasiyle değil, sahadaki güç dengeleri ile yazılıyor.

Belki de bu yüzden 19. yüzyılda devletin dağılma döneminde yazılmış bazı fikirler bugün hâlâ yankı buluyor.

Tarihsel açıdan bakıldığında Gümüşhanevî’nin düşüncesi, üç temel ilke etrafında şekilleniyordu: Devleti koru. Toplumsal birliği güçlendir. Ve önce insanı ıslah et.

Bu ilkeler doğrudan modern siyasi programlara çevrilebilecek formüller değildir. Ancak Ortadoğu’nun sürekli kriz üreten jeopolitiği düşünüldüğünde bu kavramların hala belirleyici olduğu görülüyor.

Türkiye’de Bahçeli’nin temsil ettiği güvenlik merkezli siyasi dil ile Hakan Fidan’ın temsil ettiği diplomasi merkezli strateji aslında aynı gerçekliğin iki farklı yüzü gibi görünüyor.

Biri içeride birlik ve dayanışma duygusunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Diğeri ise dışarıda denge politikasıyla Türkiye’nin hareket alanını genişletmeye çalışıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir iftar programında yaptığı en son konuşmayla yazımızı tamamlayalım:

“Ramazan’ın barışın, dayanışmanın, kardeşliğin ve merhametin ayı. Ancak İslam coğrafyasının bu mübarek günlerde acıyla gözyaşıyla çatışmalarla savaşlarla anılması bizleri gerçekten müteessir ediyor.  Annelerinin yanaklarına bir gül kondurarak okula gönderdiği çocuklarımız ya füzelerin ya bombaların ya da kurşunların hedefi oluyor. Sinmiyoruz, susmuyoruz, Filistin'i unutmuyoruz.

Biz hükümet olarak ülkemizi savaşın içine çekmek isteyen tertip, tuzak ve tahriklere karşı çok dikkatli hareket ediyoruz. Bu süreçte dün gece olduğu gibi hava sahamızı ihlal eden her türlü tehdide yönelik gerekli önleme faaliyetlerinde de bulunuyoruz. Ülkemizi bu ateş çukurundan uzakta tutmak birinci önceliğimizdir.Daha çevik, atılgan olmamız gereken yeni bir döneme giriyoruz.”

Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com


© Dikgazete.com