Şefkat ve merhamet timsali; Ana gibi yâr olmaz!.. Anam, anneler, vefa abideleri…

E. Yarbay Halil Mert yazdı;

ŞEFKÂT VE MERHAMET TİMSALİ; ANA GİBİ YÂR OLMAZ..

ANAM, ANNELER, VEFÂ ÂBİDELERİ…

Tabiattaki diğer canlılar gibi, merhametle doğuran, büyüten, koruyan, dünyanın tüm anneleri gibi bir Anamız var.. Bizi kendisi de aç kalıp, açık kalmasına rağmen tok tutan, üzerimizi örten, bize sevgiyi, merhameti, vermeyi, fedâkarlığı öğreten Analar…

Bir güne sığar mı seni anmak Anneciğim?

Bu gün seninle hasbihâl edeceğim ve minnetimi söylemeye dilim döndüğünce gayret edeceğim.

Hep dersin ya, “Bu kapıda sizin için durdum.” diye.

Babam askerdeyken daha 18 yaşında gencecik bir gelinken, beni sırtına sarıp tarlaya gittiğini, ormana gittiğini, hem çok korktuğunu ve ağladığını, benim daha yaşına bile girmeyen bir bebekken bile seninle ağladığımı anlatırdın ya..

Güller Gülü (SAV) buyuruyor; “Cennet anaların ayakları altındadır.” diye.

Sen de söylersin gelinlere kızlara, özellikle de hamileliğin zor günlerinde. “Yavrum, analık kolay mı?” diye. Analık zordur elbet. Evlât hep vermeden alan değil mi anneciğim, hangi yaşta olursa olsun.

Anneciğim, bize önce “Yok!” kavramını öğrettin. Yoktu gerçekten.

Rahmetli Babacığım, fabrikada çalışırken yemekte çıkan bir portakalı, elmayı cebine koyar eve getirirdi çocuklarına.

Fabrikadan verilen aylık dört kalıp sabunla o ay bizi de çamaşırları da yıkardın.

Hatırlıyor musun annem, ortaokul birinci sınıfa giderken bir parka almıştınız bana. O kadar büyüktü ki yürüyen parka gibiydim. Sonra onu lise ikiye kadar giydim. Artık ceketimden bile kısaydı, mont gibiydi.

Ama mutluyduk annem. Hep birlikte. Sevginleydik hep.

Anne, tarlada çalışırken dayım gelmişti, boynunda bir fotoğraf makinesi ile. 9-10 yaşlarındaydım sanırım. Resmimizi çekmişti. Senin ayağında bez donun (şalvar) vardı. Yanımızda da öküzlerimiz. Ne çok severdim o öküzleri. Kaküllerini tarardım. Sonra babaannem Hacc’a giderken satmıştı da çok ağlamıştık arkalarından..

Sen dayıma kızmıştın “Çekme bu halde resim!” diye. Annem iyi ki çekmiş bak, o yaşlardaki tek resmimiz ikimizinde. Ayrıca ben hergün bakıyorum o resme.

Köyden, ortaokul çok uzaktı.

12 yaşında okumak için çok uzaklardaki bir kursa gittim. Sen gitmemi istememiştin. Ben hiçbir şeyin farkında bile değildim. Eve sadece yazın bir ay gelebiliyorduk köye, evimize…

Bitlenmiştik kursta. Sınıf arkadaşlarım görecek diye çok utanırdım. Daha sonra yine bitlendik gerçi terör operasyonları için daha teğmenken dağa çıkınca..

Neyse, annem duvarın dibine çöküyordum, hani Rahmetli dedem, damın duvarına çöküp de yaslanırdı ya. Aynen öyle, geceleri kalkar, kursun büyük salonunun duvarının dibinde hıçkırıklarla ağlardım anne. Seni çok özlerdim. Hep kokun kaldı burnumda annem.. Sızlatır burnumu hep doyamadığım kokun… Özlediğim sevgin annem...

Yıllar geçiyor Annem.

Tabii sen senin yaşadıklarını biliyorsun.

Hani dedin ya geçenlerde telefonda ağlayarak. Bir şey oldu zannetmiştim ağlarken sen. “Tarlada dolaşıyordum, 45 sene önce kardeşin Mustafa’ya tokat atmıştım gereksiz yere. Tam ordayım, çökekaldım buraya. Neden vurdum çocuğuma diye ağlıyorum.”

Annem. Biz de seni çok özlüyoruz. Her gün seni yaşıyoruz. Kardeşim sana küstü diye dedin ya ağlayarak. “Ben O’nu üç sene emzirdim.”

Annem sevgi verdiğin bir günün bile hakkı........

© Dikgazete.com