Geçmeyenler için İstanbul

Galata Köprüsü’nde duruyorum; geçmek üzere olanların omuzlarından süzülen aceleyi, oltasını suya bırakmış bir adamın sabrını, rüzgârın ceket yakamda bıraktığı tuzlu izi hissederek. Altımda su var; rengi kararsız, sesi sabırsız, hafızası ağır. Üzerimde şehir akıyor ama ben akmıyorum. Durmak istiyorum; çünkü bazı şehirler ancak durunca konuşur.

Bu su, uzun zamandır iki yakaya bakıyor. Bakıyor ama ayırmıyor; bakıyor ve her ikisini de kendince tutuyor. Bir kıyıda kelimeler daha hızlı söylenmiş gibi, adımlar daha kararlı, yüzler biraz daha dışarı dönük. Öteki kıyıda sesler içeri doğru çekiliyor sanki; zaman kendi etrafında dolaşıyor, bakışlar bir yere yetişmek için değil, kalmak için var. Bunlar isimlendirilecek farklar değil; hissedilen, sezilen, yanından geçerken omza değen hâller.

Köprü, bu iki hâlin arasında bir cümle gibi duruyor; başı bir yere, sonu başka bir yere ait ama asıl anlamı ortasında. Suya baktıkça zamanın doğrusal olmadığını anlıyor insan. Geçmiş burada arkada........

© Dikgazete.com