menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni yıl için notlar: Beklenti, umut ve itirazı geri çağıralım

25 0
31.12.2025

Bu yıl bize yine en çok ‘akışta kalmamız’ söylendi. İlişkilerde, işte, hayatta. Zorlamayalım, acele etmeyelim, bekleyelim, akışına bırakalım. Bu öğüt hep veriliyor ama pek kimse bu akışın nereye aktığını, neyi sürükleyip neyi geride bıraktığını sormuyor.

Bağlantıdayız ama temas hâlinde değiliz. Akıştayız ama ilerlemiyoruz. Beklentisiziz ama hafiflemiş hissetmiyoruz.

Yılın sonuna gelirken geride kalan şeylere baktığımda, kaybolan yakınlığı, derinlik yitiren hayalleri, bastırılan beklentileri ve temas özlemini görüyorum. Bunlar yılın duygular sözlüğünde var ama yüksek sesle pek telaffuz edilmiyor.

Akışta kal” cümlesi bir süredir neredeyse her derde deva gibi dolaşıma sokuluyor. Sanki karar almamak, yön tayin etmemek, beklemeyi uzatmak da bu pakete dahil erdemlermiş gibi. Oysa Türkiye’de bu cümle çoğu zaman başka bir anlama geliyor: Beterin beteri var, halimize şükredelim, şimdilik idare edelim.

İdare etmek, alışmak, talep etmemek. İşyerinde, ilişkilerde, hayatta. Akış bu ülkede çoğu zaman bir nehir değil askıya alınmış bir bekleme salonu.

Psikolojik jargonla hayattan kaçış temalı son yazımın geniş biçimde tartışılması, paylaşılması ve farklı yerlerden yankı bulması beni mutlu etti ve yeni düşünce kapıları açtı. Psikolojik jargonun, kişisel gelişim dilinin ve ‘Kendini koru‘ öğütlerinin, hayattan ve politik olandan çekilmenin dili hâline gelmesi tesadüf değil. Ruh sağlığı adına ‘hazır reçeteler’ çoğaldıkça, dünyayla temas azalıyor; itiraz, ‘iyi hissetmeme‘ gerekçesiyle erteleniyor. Belki de bu ilgi, korunmadan değil temastan, hızdan değil ritimden yana bir anlatıya duyulan ihtiyacı işaret ediyor.

Bu kaçış dili anlatılarda da karşılığını buluyor. Türkiye’de yavaşlık çoğu zaman derinlik sanılıyor. Oysa birçok anlatı yavaş olduğu için değil, nereye gittiğini bilmediği için uzun ya da dağınık.

Pek çok ana akım yerli dizide bildik nedenlerle sahneler çok uzuyor; karakterler bakışıyor, susuyor, bekliyor ama bu bekleyiş bir gerilim üretmiyor. Çünkü sahne artık anlatacağı bir şey olmadığı halde uzuyor. Uzunluk burada bilinçli bir tercih değil, bir dağınıklık biçimi.

Bu sorunun bir başka boyutuna, popüler olmayan sinemada da bazen rastlıyoruz: ağır ama/ve aynı zamanda dağınık, yönsüz, kararsız yapı.

Bunun tam karşısında, sürekli bir şeylerin olduğu başka bir anlatı rejimi var. Olaylar ardı ardına geliyor, tempo hiç düşmüyor, her sahnede yeni bir gelişme yaşanıyor. Ama bu hız da derinlik üretmiyor. TikTok videoları, YouTube söyleşi furyası, sosyal medyada sayfalarca akan ama tek bir fikri derinleştirmeyen thread’ler bazen aynı hissi bırakıyor: Çok şey oluyor ama hiçbir şey yerleşmiyor. Tempo var, ritim yok. Hareket var, anlam yok. Dikkat sürekli çağrılıyor ama hiçbir yerde........

© Diken