Gülüp geçmemiz beklenen yer: Mizah eleştiriden muaf mı?

Cem Yılmaz’ın Netflix’te yayınlanan son gösterisine yönelik eleştiriler, yine tanıdık bir savunma/saldırı hattıyla karşılaştı. Beğenmeyenler alıngan, sorunlu ya da politik doğrucu; eleştirenler sansürcü, gülemeyenlerse mizahtan anlamayan ilan edildi. Bir komedi gösterisine yöneltilen eleştirilerin ‘ifade özgürlüğüne saldırı‘ olarak okunması da bu hattın enteresan bir parçasıydı.

Baştan söyleyeyim: Bu yazı, Cem Yılmaz’ın son gösterisine dair değil. Günlerdir süren tartışmanın açığa çıkardıkları üzerine bir yazı.

Tartışmalara eşlik eden en popüler cümle şu oldu: “Bu sadece bir gösteri, amma abarttınız.” Bir şovun bu kadar ciddiye alınmasını fazla bulan bu yaklaşım, mizahın tam da bu yüzden en çok analiz edilmesi gereken alanlardan biri olduğunu ıskalıyor. Çünkü mizah yalnızca neye güldüğümüzü değil, kime güldüğümüzü, kiminle rahatça dalga geçebildiğimizi, kime dokunmamayı tercih ettiğimizi de açığa çıkarır. Toplumun güç ilişkileri, hassasiyet sınırları ve tahammül eşiği en çıplak hâliyle burada görünür.

Bu nedenle mizah üzerine konuşmak ‘abartmak’ değil, bu kadar yaygın, bu kadar savunulan ve sahiplenilen bir kültürel alanın neyi normalleştirdiğini anlamaya çalışmaktır. “Sadece bir şov” diyerek bu okumaları küçümsemek, eleştirilerin açtığı rahatsız edici sorulardan hızla uzaklaşma arzusunu ele verir. Her şey zaten ‘sadece’ bir şovdur; bir film, bir kitap, bir gösteri. Tam da bu yüzden konuşulur, tartışılır.

Ayrıca madem bu kadar ‘sadece‘, neden bu kadar hararetle savunuluyor? Cem Yılmaz’ın özellikle filmlerine çok güldüğüm de olmuştur. Beğenip nedenlerini analiz edince iyi, bariz sorunları gösterip eleştirince kötü olmak da ayrı bir mevzu.

Türkiye’nin en ünlü, en çok kazanan, en geniş kitlelere ulaşan komedyenlerinden birine yöneltilen eleştirilerin “Bir Cem Yılmaz daha yok” ya da “Komedyeni rahat bırakın” refleksiyle karşılanması da burada anlam kazanıyor. Bu kadar güçlü, bu kadar görünür bir figür eleştirilerle sarsılacak biri mi? Yoksa asıl savunulan, eleştirinin huzur bozucu ihtimali mi?

Şova tepki gösterenlerin önemli bir kısmının kadın olması elbette tesadüf değil. Bunun nedeni yalnızca çok tartışılan “38 yaş çıtır mı, ölmek üzere!” esprisi de değil. Her yaştan binlerce kadın, gösterinin genelindeki bakışa itiraz etti. Bu itirazlar dile gelir gelmez, ‘alıngan’, ‘fazla hassas‘, ‘sorunlu’ gibi sıfatlar hızla devreye sokuldu.

Kadınların rahatsızlığı bu bakışta yine bireysel bir kusur, psikolojik bir sorun gibi kodlanıyor. Böylece eleştiri tartışılmadan etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Bu yalnızca bir savunma refleksi değil. Eleştiriyi kadınsı bir ‘aşırılık’ ya da ‘hassasiyet’ olarak yaftalayarak küçülten, son derece yerleşik ve ürkütücü bir zihniyet.

Eleştirilerin hızla ‘politik doğruculuk‘ etiketiyle geçersizleştirilmesi de bu zincirin parçası. Oysa burada söz konusu olan, dili sterilize etme talebi değil, güç ilişkilerini ve aşağılamayı normalleştirilen hoyratlığı işaret etmek. ‘Politik doğruculuk’ suçlaması, bu noktada eleştiriyi bastırmanın kullanışlı bir aracına dönüşüyor: Tartışmayı kapatıyor, itirazı karikatürize ediyor ve sorgulamayı ahlaki bir aşırılık gibi gösteriyor. Eleştiri bir fikir olarak değil, bir hassasiyet kusuru olarak kodlanıyor.

Bugün insanlar kendi dünya görüşüne, konfor alanına uymayan her itiraza hızla bu etiketi yapıştırıyor. Tuhaf bir denklem kuruluyor: Normali savunanlar makul, onu sorgulayanlar ise abartılı ve politik doğrucu. Peki hangi normalden söz ediyoruz ve bu normali kim, kimin adına, ne pahasına koruyor?

Bu savunma hattı bizi hızla şu noktaya getiriyor: Politik doğruculuk suçlaması, giderek politik olmayanı, yani mevcut güç dengelerini, yerleşik bakış açılarını, egemen erkekliği ve sınıfsal-kültürel ayrıcalıkları korumanın aracına dönüşüyor.

Tam bu noktada durup sormak gerekiyor: İfade özgürlüğü nedir, ne değildir? Daha da önemlisi, kim konuştuğunda özgürlük, kim konuştuğunda ‘abartı‘ sayılıyor?

İfade özgürlüğü tarihsel olarak, devletin ve otoritenin söz üzerindeki baskısına karşı verilen bir mücadeledir. Alkışlanma garantisi........

© Diken