menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çarpım tablosu, hayat ezberleri ve düşünmeyi unutma hali

15 0
27.01.2026

Çarpım tablosu yalnızca matematikten ibaret değildir.

Çocukluğun ilk ezberlerinden, ilk utançlarından, ilk büyük toplumsal sınanma, başarı ve başarısızlık anılarından biridir.

Onca şeyi unuturuz: Telefon numaralarını, adresleri, yüzleri, isimleri… Ama çarpım tablosu hafızanın demirbaşlarından biri olarak kalır. Çünkü bilgi gibi değil, alışkanlık gibi öğrenilmiştir. Erken yaşta, yüzlerce tekrar ve belirgin bir baskıyla, onay ve utanç eşliğinde. Zihin, erken yaşta ve duyguyla kodlanan şeyleri silmez. Bir tür hayatta kalma bilgisi gibi saklar.

Hafızanın bir ironisi de budur herhalde: Hayat boyu en kalıcı bilgilerimiz, aynı zamanda üstüne en az düşündüklerimiz olur.

Çocuklukta kurulan ezberlerin gücü, zihnin merdiven altında sarsılması zor bir zemin yaratır. Farkına varsak da varmasak da sorgulayarak değil, büyük ölçüde ezberlerle büyürüz.

Geçen gün ‘Better Call Saul‘u bir kez daha izlerken, bu eski çocukluk ezberiyle tuhaf bir biçimde yeniden karşılaştım.

Yeniden izlemede bu dizinin neden yalnızca ‘Breaking Bad‘in iyi bir yan ürünü değil, başlı başına çağın ruhunu yakalayan benzersiz bir anlatı olduğunu daha da iyi görüyorum. Vince Gilligan’ın kurduğu evren yalnızca suç hikâyeleri anlatmıyor. Çağın insanını, düşen, tökezleyen, kurallara uyum sağlamaya çalışırken o kuralların içinde yavaş yavaş eriyen karakterler üzerinden okumamıza izin veriyor.

Jimmy McGill’in (Bob Odenkirk) Saul Goodman’a dönüşme hikâyesi ilk başta bir ahlaki çöküş hikayesi gibi görünüyor. Aslında sınıfla, çocuklukla, aidiyetle, başarısızlık korkusuyla sürekli yeniden konumlanmak zorunda kalan günümüz insanının çok incelikli bir temsili.

Hızla değil, dikkatle ilerleyen, izleyiciyi bağırarak değil, adım adım hipnotize ederek dünyasında tutan bir anlatı bu. O nedenle olaylar zaman zaman ağır aksa da dramatik gerilim neredeyse hiç düşmüyor.

İşte bu şahane anlatının içinde, yine son derece küçük ve sıradan bir sahne çarptı beni. Mike Ehrmantraut’un (Jonathan Banks) torunuyla çarpım tablosu çalıştığı kısa bir sahne.

Mike, suç dünyasında kirli işlerin sessiz mimarı, hesap kitap adamı ve gerektiğinde celladı. Şiddeti bir refleks ya da güdü değil, bir görev duygusuyla, soğukkanlılıkla bir meslek olarak yaşayan nadir figürlerden biri. Tüm bu karanlık hiyerarşinin içinde hayatında gerçekten kaybettiği tek savaşı, kendi biricik oğlunu koruyamadığı yerde vermiş.

Bu sahnede Mike, sevimli torununun çarpım tablosu çalışmasına yardımcı oluyor. Mike sayıları oyuna çeviriyor. Futbol skorlarıyla çarpmayı bağlayarak çarpma işlemini hayata yaklaştırıyor. Bu bir öğretme yöntemi olmaktan çok, şiddetle, kirli parayla, ölüm hesabıyla yaşayan bir adamın torununa kurabildiği tek masum dünya.

Çocuk rahatladığında, sevimsiz 7 kere 8 işleminin doğru cevabı nihayet çıktığında, konu Mike’ın kaybettiği oğluna geliyor ve sahne bir anda yön değiştiriyor.

Bir yanda çözülebilen bir denklem var: 7×8, skorlar, doğru sonuç, kısa bir sevinç. Öte yanda Mike’ın hayatındaki tek yanlış işlem: Geri alınamayan bir ölüm, hiçbir formülle kapanmayan bir suçluluk, bir babanın hayat boyu taşıdığı açık bir hesap.

Sahne şunu söylüyor: Bazı problemler çözülür ama gerçek kayıplar ezberlenmez. Mike torununa çarpım tablosunu öğretebilir. Ama hayatta, en çok sevdiği kişiyi kaybetmenin hesabını hiçbir çarpım tablosu öğretmez. Belki de bu nedenle, belleğimizde en........

© Diken