'Yaşama Övgü': Utanç taraf değiştirirken |
'Yaşama Övgü': Utanç taraf değiştirirken'
Öyle olduğu sıkça söylense ve bu kulağa güzel gelse de kitaplar hayatımızı doğrudan değiştirmez. Yine de bazen hayata bakışımızda küçük ama geri dönülmez bir kayma yaratırlar. Dünyanın değişmez sandığımız bazı düzenlerinin aslında değişebilir, en azından sorgulanabilir olduğunu hatırlatırlar. İnsanın içindeki o yorgun ama tamamen sönmemiş yerle konuşurlar: “Her şeye rağmen başka bir hayat mümkün olabilir.”
Gisèle Pelicot davası ilk patladığında, birkaç okurum hemen bana haberleri göndermişti. Günler içinde davaya ilişkin neredeyse bütün haberleri heyecanla toplayıp yolladılar ve bu konuda yazmamı beklediklerini söylediler. Hayatımda birçok şeyin değiştiği, kişisel olarak da karmaşık bir dönemden geçtiğim bir zamandı. Elbette davayı takip etmekten kendimi alamıyordum ama ayrıntılarına çok yakından eğilmek fikri, doğrusu, o an için ağır gelmişti.
Sonra dünyanın değişebilirliğine dair iflah olmaz umudu koruyan herkes gibi ben de Gisèle Pelicot’yu ‘gördüm.’ O sade ama kaçınılmaz gülümsemesini, sakinliğiyle sarsıcı cesaretini tanıdım ve o cümleyi duydum: “Utanç taraf değiştirmeli.”
O andan itibaren davanın yalnızca karanlık ve dehşet verici doğası değil, anlamı da değişti. Gisèle Pelicot başından beri yalnızca kendi hikâyesini anlatmadı. Aynı zamanda, temel bir hakikatin canlı kanıtı oldu: Başına gelen şey seni tanımlamaz. Sen, başına gelen şey değilsin.
“Utanç taraf değiştirmeli” cümlesi, bunun belki de bugüne kadar kurulmuş en güçlü feminist ifadelerinden biri.
Gisèle Pelicot’nun Judith Perrignon’la birlikte kaleme aldığı ‘Yaşama Övgü’ de tam olarak bunu yapıyor. Her ayrıntısı dehşet verici bir hikâyenin içinden geçmemize rağmen, bizi boş bir teselliyle değil, inandırıcı bir umutla baş başa bırakıyor.
Kitap 17 Şubat’ta tüm dünyayla aynı anda, aynı kapakla, Saadet Özen’in özenli editörlüğü ve Ebru Erbaş’ın incelikli çevirisiyle Everest’ten çıktı.
‘Dünya yerinden oynar‘ dedirten cinsten
Parlatılmış, yapay ve kolay bir umut değil bu. Daha büyük, daha ‘kazanılmış’ bir şey. Kadınlara, hayatlarının kendilerine ait olduğunu, bir kadının en ağır deneyimlerin içinden bile kendisi olarak çıkabileceğini anlatan, başka kadınlarla, onların hikâyeleriyle el ele vererek ayağa kalkabileceğini söyleyen bir umut. Altı boş kalmayan, sahici bir kız kardeşlik umudu. “Dünya yerinden oynar” dedirten cinsten.
Kadınların hayatla kurduğu o iddiasız ama güçlü bağların, görünmez emeklerinin, gündelik sebatın, yetiştirme, onarma, yeşertme bilgisinin nasıl bir direnç kaynağına dönüşebileceğini hatırlatan bir umut…
Bir sabah polis size hayatınızın hiç bilmediğiniz, kapkaranlık bir yüzünü, fotoğraflar, videolarla izletirse ne olur? Görüntülerdeki kadın sizsiniz ama hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. Çünkü o gecelerde düşünme ve tepki verme biçimindeki en temel haklarınız gaspedilmiş; uyuşturulmuşsunuz. Hayatınızın bir bölümü zihninize hiç kaydedilmemiş ama başkalarının kameralarında saklanmış. Uykuda bile değil neredeyse ölü bir bedene indirgenmişsiniz. Sizi siz yapan her şey etkisizleştirilmiş, etten kemikten bir boşluktan ibaretsiniz. Ne yaparsınız?
Gisèle Pelicot’nun ‘Yaşama Övgü’ kitabı tam da böyle bir soruyla başlıyor: İnsan kendi hayatının kurucusu, hatta tanığı olmaktan çıkıp izleyicisi haline geldiğinde, hafıza nasıl yeniden kurulur? Ve daha önemlisi, ortadaki bu insanlık dışı durumun utancı aslında kime aittir?
Pelicot’nun hikâyesi birkaç yıl önce Fransa’da görülen ve dünya çapında yankı uyandıran bir davanın merkezinde yer aldı. 70’ine yaklaşan bir kadın, yıllar boyunca kocası tarafından ağır ilaçlarla uyutulmuş ve internet üzerinden organize edilen erkekler tarafından defalarca tecavüze uğramıştı. Bu saldırılar kaydedilmiş, saklanmış ve bir tür cinsel fantezi arşivine dönüştürülmüştü.
Davada kimlikleri tespit edilen onlarca erkek yargılandı. Ama davayı küresel bir sembole dönüştüren, yalnızca suçun büyüklüğü değildi. Gisèle Pelicot’nun aldığı bir karar bu davayı aynı zamanda feminist bir manifesto haline getirdi. Mahkemenin kapalı yapılmasını reddetti. Dava kamuya açık görülmeliydi çünkü ona göre utanç mağdura değil, faile/faillere ait olmalıydı. Utanç taraf değiştirmeliydi.
Bir davanın feminist bir manifestoya dönüşmesi nadir görülen bir şeydir. Çoğu dava, özünde öyle olmasa bile bireysel bir trajedi olarak kalır. Pelicot’nun yaptığı ise kişisel bir felaketi kamusal bir tanıklığa dönüştürmekti. Mahkemenin kamuya açık yapılmasını istemesi yalnızca bir cesaret gösterisi değildi; utancı yerinden oynatan bir politik jestti. Kendi hikâyesini anlatırken aslında çok daha geniş bir gerçeği görünür kılıyordu: Kadınlara yönelen şiddet yalnızca bireysel suçların toplamı değil, yapısal bir düzenin sonucudur.
Çok güçlü ve sahici bir öz tanıklık anlatısı
Bugün neredeyse slogan haline gelen “Utanç taraf değiştirmeli” cümlesi aslında uzun bir içsel sürecin sonucu. Pelicot kendisini başlangıçta bir politik figür olarak görmez. Tam tersine, hayatının altüst olduğu bir anda önce kendi hayatının gerçekliğiyle yüzleşmeye çalışan, ‘sıradan’ bir kadındır.
Judith Perrignon’un katkısıyla hazırlanan ‘Yaşama Övgü’, işte bu yüzleşmenin hikâyesi. Kitap teknik olarak bir hatırat, fakat okuma deneyimi bundan çok fazlasını sunuyor. Anlatı neredeyse iyi kurulmuş bir roman gibi ilerliyor. Okurken insanın zihninde önce şu soru beliriyor: Bu anlatının sesi ne kadar Pelicot’ya, ne kadar Perrignon’un yazarlığına ait? Ama metin ilerledikçe bu soru önemini yitiriyor. Çünkü anlatı bir edebi performans hissi vermiyor, tersine içeriden konuşan bir tanıklığın ağırlığını taşıyor. Perrignon, metni dramatize etmeden ama güçlü bir anlatı mimarisi kurarak ilerletiyor. Böylece ortaya çok güçlü ve sahici bir öz tanıklık anlatısı çıkıyor.
En önemlisi de, gerçekten, kameralar karşısında o cümleyi söyleyen kadının Gisèle’in sesini duyuyorsunuz okurken.
Kağıt kesiği gibi acıtıcı bir cümle
Gisèle Pelicot’nun çocukluğuna açılan bölümler, kitabın en çarpıcı kısımları arasında. Çok sevdiği annesini erken yaşta kaybetmiştir. Annesinin ölümünden sonra hayatına giren ‘zalim’ üvey annenin ve buna karşı koyamayan, iyi kalpli ama pasif bir babanın gölgesinde büyümüştür. Bu erken kayıp ve yalnızlık duygusu onun hayatında derin bir iz bırakmıştır.
Annesinin ölümünü anlatırken, Gisèle’in çocukluğundan kalan bir korku da belirir. O geceden sonra uzun süre uyumaktan korktuğunu yazar. Çünkü uyku artık geri dönülemeyen bir yere açılan kapı gibidir.
“Sonrasında öyle uzun zaman uyumaktan korktum ki. Uyuyup da uyanılmayan o geceden.”
Yıllar sonra aynı kadın sevdiği adam tarafından neredeyse 10 yıl boyunca uyuşturularak uyutulacak ve o uykunun içinde 200 kez cinsel saldırıya maruz kaldığını öğrenecektir.
Her şey çok insani bir hayalle başlar. Annesini erken kaybetmiş bir genç kızın en büyük hayali bir aile kurmaktır. Daha 19 yaşındayken Dominique ile karşılaşır ve büyük bir aşkla evlenir.
“Mutluluğumdan, mutluluğumuzdan eminim. Evliliğimiz ellinci yılına yaklaşıyor ve ilk karşılaşmamız hâlâ çok net gözümün önünde. Onun gülümsemesi. Çekingen bakışı. Omuzlarına düşen uzun, kıvırcık saçları. Denizci kazağı. Beni sevecekti o.”
Bu paragrafın son cümlesi, kitapta daha sonra da karşımıza çıkan o cümle, her defasında kağıt kesiği gibi acıtıcıdır. “Beni sevecekti o.”
Bir hayatın hafızasını kurtarmak
Kitap yalnızca Gisèle’in hayatını değil, Dominique’in geçmişini de anlatır. Dominique’in çocukluğu şiddetle çevrilidir. Zorba bir baba, şiddetin her türünü gösteren erkeğe her şeye rağmen bağlı travmatik bir anne ve evin içinde normalleşmiş bir şiddet atmosferi. Gisèle bu geçmişi anlatırken şaşırtıcı bir şefkat tonunu korur. Dominique’i (aslında onun üzerinden, yaşadıklarını) açıklamaya ve anlamaya çalışır ama faili mazur göstermez.
Sosyal ilişkileri güçlü, iş hayatında iddiasız ama başarılı, sevecen bir kadındır Gisèle. Ama hayatının merkezinde her zaman ‘aile’ vardır. Kitap boyunca bu durumu, giderek feminist bir mesafeyle sorguladığını da görürüz.
Hayatı boyunca eşini mutlu etmeye, onun önceliklerini kendi öncelikleri haline getirmeye çalışmış bir kadın olduğunu açıkça söyler. Dominique’in aşırı cinsel taleplerinden söz ederken, bunların bir kısmını reddettiği için eşinin onu ‘azize’ diye küçümseyerek nitelediğini anlatır.
Bu küçük ayrıntı aslında kitabın önemli bir katmanını açığa çıkarır. Çünkü burada yalnızca kendi evliliğini anlatmaz; birkaç kuşağın kadınlarına öğretilmiş olan o görünmez uyum rejimini de görünür kılar. Erkek arzusunun merkezde, kadın arzusunun ise daima geri çekilmiş kaldığı bir hayatın içinde büyüyen kadınların hikâyesi.
Hayatındaki büyük kırılma ise 68 yaşında bir alışveriş merkezinde yaşanan bir olayla gelir: Dominique yabancı kadınların etek altı görüntülerini çekmeye çalışırken yakalanır. Polisin telefon ve bilgisayarını incelemesiyle Gisèle’i içeren binlerce görüntü ortaya çıkar ve Gisèle’in o ana kadar hiç bilmediği korkunç gerçeğin kapısı aralanır.
Dominique yıllarca onu ağır ilaçlarla uyutarak onlarca erkek tarafından tecavüze uğramasına zemin hazırlamış, bu saldırıları internet üzerinden organize etmiş ve görüntülerini kaydetmiştir. Dokuz yıllık bir süreçte iki yüz civarında saldırı planlanmış ve gerçekleştirilmiştir.
Gisèle’in zihninde bu gecelere dair hiçbir anı yoktur. Bir insanın kendi hayatını arşiv görüntülerinden öğrenmesi kadar sarsıcı bir deneyimi hayal etmek bile zor.
Pelicot’nun anlatısında dikkat çeken bir başka katman da Dominique’e dair hatıralarla kurduğu ilişki. Bu, faili savunma çabası değildir. Ama 50 yılı ‘birlikte’ geçmiş bir hayatın bütününü tek bir hakikatin içinde eritmek de istemez. O hatıralar yalnızca Dominique’e ait değildir, aynı zamanda kendi hayatının, çocuklarının, kurdukları dünyanın parçasıdır. Bu nedenle Pelicot’nun mücadelesi yalnızca adalet aramak değil, aynı zamanda kendi hafızasını geri almak yönündedir. Şiddetin bütün hayatını tanımlamasına izin vermemek, hayatının elli yılını yalnızca bir kurban hikâyesine indirgememek…
Ama belki de bu hikâyenin en çarpıcı tarafı Dominique’in tek başına ‘canavar’ olarak gösterilmemesi.
Kötülüğün sıradanlığı
Dava sürecinde kimlikleri tespit edilen 51 erkek yargılandı. Her yaştan, her meslekten, son derece sıradan görünen erkeklerdi bunlar. İçlerinde 20’lerinin başında bir genç de vardı, emekli bir işçi de, aile babaları da.
Savunmaları da şaşırtıcı değildi. Kadının haberinin olduğunu düşündüklerini söylediler. Bazıları kendilerinin de kandırıldığını iddia etti. Çoğu, ‘rıza’ kavramından habersiz göründü. Videolardaki Pelicot’nun yaşını küçümseyerek onunla zaten birlikte olmak istemeyeceğini söyleyecek kadar ileri gidenler de oldu.
“Hepsinin ortak bir yanı vardı: Takındıkları o tavırlar. Söylenebilecek ve düşünülebilecek her şeye karşı o kayıtsız duruş.”
Gisèle’in bu ‘ortaklık’ üzerinden tanımladığı faillerin savunmaları yalnızca bir inkâr stratejisi değil. Aynı zamanda erkeklik kültürünün içindeki derin bir ikiyüzlülüğü de açığa çıkarıyor. Bu erkeklerin çoğu gündelik hayatlarında son derece sıradan, hatta saygın görünen insanlar. Davayı bu kadar sarsıcı kılan şey de tam bu zaten. Rahatlıkla saptanabileceği gibi, ‘kötülüğün sıradanlığı.’
Kitapta yer yer Gisèle’in geçmişe dönüp düşündüğü bir başka izlek de var. Yıllar önce bir kadın arkadaşı Dominique hakkında sezgisel bir uyarıda bulunmuş, onun davranışlarında çok tuhaf bir şeyler sezdiğini söylemiş. Bu uyarı o dönemde Gisèle’e haksız ve kırıcı görünmüş, hatta arkadaşlıkları bu nedenle sona ermiş. Yıllar sonra bu hatıranın geri dönüşü yalnızca kişisel bir pişmanlık değil. Aynı zamanda kadınların sezgisel bir bilgiyi paylaşarak birbirini uyarmaya çalıştığı ama bu uyarıların çoğunlukla ciddiye alınmadığı bir dünyanın da hatırlatılması. Kadın dayanışmasının çoğu zaman görünmez kalan bu kırılgan hattı, kitabın en sessiz ama en güçlü katmanlarından biri.
İşbirliğiyle semiren bir eril tahakküm hikâyesi
Dominique’in hikâyesi ise burada daha geniş bir şeyi görünür kılar.
Onun neredeyse bölünmüş gibi görünen hayatı -bir yanda sevgi dolu bir aile babası, diğer yanda sistematik bir cinsel şiddet düzeni kuran bir adam- erkekliğin kültürel olarak bölünmüş doğasını da açığa çıkarır.
Ataerki ve kapitalizm işbirliği kadınlara daima şunu söyler: Erkek hayatı kompartmanlara ayrılabilir. Erkeğin arzularıyla paralel bir evren yaratabilme imtiyazı hep doğal ve meşru gösterilmeye çalışılırken kadınlara ise çoğu zaman tek bir rol bırakılır: Sadakat ve duygusal bağlılık.
Erkeklere böylelikle, çoğu zaman iki ayrı hayat yaşama ayrıcalığı tanınır. Sevgi, aile ve saygınlık bir tarafta; arzu, tahakküm ve pornografik fanteziler başka bir tarafta yaşayabilir. Kadınlara asla tanınmayan bir kompartıman imtiyazıdır bu. Ve tam da bu nedenle yalnızca bireysel ilişkileri değil, bütün ilişki biçimlerini zehirleyen bir düzen kurulur. Taciz kültüründen pornografi endüstrisine kadar uzanan geniş bir alan, bu bölünmüş erkeklik anlayışının sürekli meşrulaştırılmasından beslenir.
Bu asimetri Gisèle’in hikâyesinde grotesk bir biçimde büyür.
Dominique yıllar içinde başka pek çok kadınla da ilişki kurmuş hatta zaman zaman başka erkeklerin iştirakiyle onlara da tecavüz etmiştir. Ama fantezilerinin odağı daima kendi karısıdır. Eşinin bedenini nesneleştirir. Bu nedenle bu hikâye yalnızca bir sapkınlık hikâyesi değildir. Bu, işbirliğiyle semiren bir eril tahakküm hikâyesidir.
Özellikle bizim toplumda çok yaygın bir eğilimdir. Erkeklere kadınları, genç kızları neden cinsel nesne gibi görmemesi, ‘neden kadınlara tecavüz etmemesi gerektiği’ anlatılırken şu ‘dümdüz empati’ devreye sokulur: “Senin karına, kızına yapılsa ne hissederdin?” Gisèle’in başına gelenlerin sarsıcılığı da hem yakınlık hem de ‘mülkiyet’le ilgili bu ezberin de dışına çıkılmış bir dehşet zinciri olmasında yatar.
“Utanç taraf değiştirmeli” cümlesi yalnızca bireysel bir onur meselesi değildir. Utancın toplumda nasıl dağıtıldığını sorgular.
Kadınlara yönelik şiddette utanç çoğu zaman mağdurun üzerine yüklenir. Kadınlara “Neden fark etmedin“, “Neden izin verdin”, “Neden kaçmadın” gibi sorular sorulur durur.
“‘Hiç mi bir şey fark etmedi’ denmesine nasıl engel olabilirdim? Ölüm korkusunu, kaybettiğim on iki kiloyu, gittiğim jinekologları ve üç nöroloğu, sonuçsuz kalan taramaları nasıl anlatabilirdim? Bir insanı hem sevip hem de ona bu kadar kötülük yapılabileceğini bilmediğimi nasıl açıklayabilirdim? Kim olduğumu nasıl söyleyebilirdim? Elli yıl boyunca kendimi bir erkeğin bakışında aramıştım. O da benim bakışımda, o bakışı söndürmek istemeye varıncaya dek.”
Gisèle bu sorgulamadan asla muaf değildir. Ama kitap boyunca gördüğümüz şey şudur: Bu şiddet kişisel bir başarısızlık değil, yapısal bir düzenin sonucudur. Kadınların sevecenliği, uyum çabası ya da ilişkiyi sürdürme isteği onları şiddetten korumaz. Tam tersine, çoğu zaman ilk önce bu özellikler istismar edilir.
Davanın kamuoyunda yarattığı sarsıntının bir nedeni de Pelicot’nun yaşıdır. 70’ine yaklaşan, torun sahibi bir kadının böyle bir cinsel şiddetin hedefi olması birçok kişi için ‘ayrıca’ irkilticidir. Bu şaşkınlık aslında toplumdaki güçlü bir yaşçılığı da ortaya çıkarır. Kadın bedeni çoğu zaman yalnızca gençlik ve arzuyla ilişkilendirilir; belli yaş üstünde kadınların arzunun nesnesi ya da/dolayısıyla şiddetin hedefi olabileceği düşünülmez. Pelicot’nun hikâyesi tam da bu yanılsamayı kırar. Şiddet yaş tanımaz. Pornografi kültürü ve cinsel tahakküm fantezileri hiçbir kadını muaf tutmaz.
Tam da bu nedenlerle Gisèle Pelicot’nun kitabında kendisini hâlâ arzuları, zevkleri ve hayalleri olan bir kadın olarak anlatması da başlı başına politik bir jesttir.
Kitabın en şaşırtıcı tarafı şu: Pelicot bütün bunlara rağmen sevgiye inancını kaybetmez. Bütün bunlardan sonra, 70 yaşında, yeni bir ilişkiye başlar. Kendisini anlayan, destekleyen bir adamla kurduğu bu ilişkiyi de saklamaz.
Küçük bir ayrıntı gibi görünse de büyük bir şeydir bu. Çünkü kadınlardan çoğu zaman, birkaç şiddet deneyiminden hatta ‘daha olağan’ sayılan türden sorunlu ilişki ve evlilik deneyimlerinden sonra hayattan, arzudan ve sevgiden çekilmesi beklenir. Sıkıntılı ilişkilerden sonra kadına sunulan çoğunlukla budur: Sevgi ve yakınlığı da içeren, bir tür erkeklerden feragat hakkı. Gisèle bunu reddeder. Anlatısı sonunda yeniden hayata ve sevgiye tutunma kararında düğümlenir.
“Şimdi biliyorum ki sevgi, içimdeki derin bir yarıktan geliyor ve beni savunmasız kılıyor. Ama yine de bu kırılganlığı, bu riski sineye çekiyorum. Çünkü eğer sevmezsem boşluk kazanır ve ben hiç olurum.”
Bu yalnızca Gisèle Pelicot’nun hikâyesi değil. Bu, bir kadının hayatını geri alışının ve erkek şiddetinin sıradanlığıyla yüzleşen bir dünyanın hikâyesi.