Neden hep mağduruz?
Bazı hayat hikâyelerinde dikkat çekici bir düzen vardır. İlişkiler biter, sorumluluk karşı tarafta kalır. İşler yolunda gitmez, yönetim suçlanır. Arkadaşlıklar dağılır, kıymet bilmeyen insanlardan söz edilir. Aradan yıllar geçer. Hayatın sahnesine yeni insanlar çıkar, yeni ilişkiler kurulur, yeni başlangıçlar yapılır. Yalnız hikâyenin sonu değişmez. Hayal kırıklıkları farklıdır ama sorumlular birbirine benzer.
İlginç olan, aynı örüntünün yalnızca olumsuzluklarda ortaya çıkmamasıdır. Bir başkası sevildiğinde, görünür hale geldiğinde ya da yaptığı iş takdir gördüğünde de benzer bir refleks devreye girer. Bu kez suçlu aranmaz; açıklama aranır. Başarıdan önce torpil konuşulur. Emeğin önüne şans geçirilir. Güzel bulunan birinin güzelliğinden çok bunun ne kadar doğal olduğu tartışılır. Bir yazı ilgi görür; insanlar yazının kendisinden çok onu gerçekten kimin yazdığını konuşur. Bir süre sonra yapılan iş değil, onu gölgeleyen açıklamalar öne çıkar.
Elbette hayat bazen gerçekten acımasız olabilir. Bazı insanlar kötü ilişkilere, kötü ailelere, kötü yöneticilere denk gelir. Aynı şekilde bazı başarılar da gerçekten hak edilmemiş olabilir. Sorun bunları dile getirmek değildir. Sorun, bütün hikâyelerin aynı sonla bitmesidir. Her hayal kırıklığında sorumluluğun başkasına yüklenmesi, her değerin küçümsenmesi, her başarının mutlaka başka bir açıklamayla gölgelenmesi…
Gelin bu duruma bir kez olsun farklı açıdan bakalım: Ya mesele yalnızca yaşadıklarımız değilse? Ya yaşadıklarımızı yorumlama biçimimiz de hikâyenin bir parçasıysa?
Çünkü insan yalnızca hayatını yaşamaz; aynı zamanda onu anlatır. Ve bazen bizi yanıltan şey yaşadıklarımızdan çok, onları nasıl bir hikâyeye dönüştürdüğümüzdür.
Gerçeğin montaj masası
Hiçbirimiz yaşadığımız hayatın tarafsız tarihçisi değiliz. Başımıza gelen olayları yalnızca yaşamayız; aynı zamanda anlamlandırırız. Bazı ayrıntılar hafızada büyür, bazıları küçülür. Kimi sahneler tekrar tekrar anlatılırken bazı ayrıntılar sessizce unutulur.
Bir ilişkinin neden bittiğini anlatan bazı insanlar, karşı tarafın yaptıklarını büyük bir ayrıntıyla hatırlar. Söylenen sözleri, gösterilmeyen ilgiyi, yaşattığı hayal kırıklıklarını uzun uzun anlatır. Yalnız aynı hikâyede kendilerine daha masum bir rol yazarlar. İlişkinin çıkmaza girmesindeki payları görünmez hale gelir. Bir süre sonra kusurların neredeyse tamamı karşı tarafta toplanır. Kendileri ise haksızlığa uğramış, değeri bilinmemiş ve mağdur edilmiş biri olarak kalır.
Burada ilginç olan şey, bunun çoğu zaman bilinçli yapılmamasıdır. Anlatılan hikâye gerçekten doğruymuş gibi hissedilir. Böylece gerçeğin yerini doğrudan bir yalan almaz. Daha karmaşık bir şey olur. Gerçeğin katlanılması daha kolay bir versiyonu ortaya çıkar.
Aynı hikâye tekrar tekrar anlatıldığında kişi de ona inanmaya başlar. Hikâye daha tutarlı görünür, eksik kalan sahneler unutulur. Her olayın bir nedeni, her nedenin de bir sorumlusu vardır. Hikâye bu şekilde kurulduğunda sıra suçluları belirlemeye gelir.
İşte tam bu noktada hikâyenin nasıl kurulduğu kadar, o hikâyede sorumluluğun nereye yerleştirildiği de önem kazanır.
Suçlu bulmanın konforu
Bir hayal kırıklığının ardından ortaya çıkan ilk sorulardan biri genellikle aynıdır: Bunun sorumlusu kim?
Bu sorunun neden bu kadar çekici olduğunu hafife almamak gerekir. Suçlu bulmak karmaşık hikâyeleri basitleştirir. Belirsizliği azaltır, dağınık duyguları tek bir hedefe yöneltir. Bir ilişkinin neden bittiğini, bir işin neden kötü gittiğini ya da bir arkadaşlığın neden dağıldığını tek bir kişiye bağlamak çoğu zaman daha katlanılırdır.
Öfkenin bu süreçteki rolü de önemlidir. Altında reddedilmek, değersiz hissetmek ya da başarısız olmak........
