Masumiyet Müzesi: Görülmeyen kadın ve cam fanus
Masumiyet Müzesi: Görülmeyen kadın ve cam fanusM
Dizisinin yayınlanmasıyla Orhan Pamuk’un ‘Masumiyet Müzesi’ o tartışmayı gündeme taşıdı: Bu bir aşk hikâyesi mi, yoksa bir obsesyon anlatısı mı?
Ne var ki sorunun kendisi bile dar. Çünkü burada izlenen şey yalnızca bir adamın bir kadına duyduğu yoğun his değil; bir arzunun kendini nasıl haklılaştırdığı, nasıl yüceltildiği ve en sonunda nasıl cam fanusa yerleştirildiği. Yani mesele sevmenin kendisi değil yalnızca; sevmenin anlatılış biçimi. Üstelik anlatan bir erkek.
Bu yüzden hikâyeye bir de kadın gözünden bakmak gerekir. Çünkü bazı hikâyeler anlatanın merkezinde büyür, bazıları ise o merkezin gölgesinde silinir. Narsisistik anlatı tam da burada başlar: Kişi sevdiğini anlatırken aslında kendi duygusunu merkezde tutar. Sevilen kişi anlatının kahramanı olmaktan çıkar; anlatıcının iç dünyasını büyüten bir aynaya dönüşür.
Bu nedenle ‘büyük aşk‘ diye yüceltilen anlatının içine eğilmek gerekir. Çünkü kimi zaman sevgi sandığımız şey, kişinin kendi iç boşluğunu büyüten bir duygusal kurgudur. Sevginin bu biçimi zamanla hareketini kaybeder.
Kemal’in Füsun’a duyduğu hisleri birçok kişi ‘büyük aşk‘ diye tanımlanır. Bekleyen, vazgeçmeyen, yıllarını bir kadına adayan bir adam. Öte yandan bir ev dolusu eşya, yıllara yayılan ziyaretler, geçmişe saplanmış bir hayat. Oysa aşk ileri doğru hareket eder; obsesyon aynı noktada döner.
Kemal’in tutkusu genişlemez, dönüşmez, akmaz. Donar. Yas ile melankoli arasındaki farkı düşündüren bir yerde durur. Yas kaybı kabul eder ve hayata yer açar; melankoli kaybı içeride sabitler, kişiyi kaybın etrafında dolaştırır. Kemal’in yaptığı kaybı yaşamak değil; kaybı muhafaza etmek.
Sigara izmaritleri, tokalar, küçük objeler… Bunlar romantik hatıralar değil, zamana karşı kurulmuş küçük direnç noktaları. Kaybı yaşamak yerine kaybı arşivlemek.
‘Çok sevmek’ her zaman masum değildir
Kemal, Füsun’la bir diyaloğunda hayatta en çok babasını sevdiğini dile getirir. İlerleyen süreçte Füsun’u kaybetmeyi, “Babamı kaybetmek gibiydi” diye tarif eder. Bu benzetme tesadüf değildir. Sevilen kadının kaybını, hayatındaki en güçlü sevgiyle aynı düzleme koymak, iç dünyasındaki duygusal hiyerarşiyi ele verir.
Füsun’un kaybı Kemal için yalnızca bir ilişkinin bitişi olarak tanımlanamaz. Narsisistik yapılanmada sevilen kişi çoğu zaman yalnızca bir ‘öteki‘ değildir, kişinin sürekliliğini sağlayan bir dayanak hâline gelir. Baba figürünün benlik örgütlenmesindeki merkezi rolü düşünüldüğünde, bu benzetmenin ağırlığı daha iyi anlaşılır. Bu nedenle kayıp, yalnızca bir kadının kaybı değil, benliğin sarsılışıdır.
Yetişkin ilişkiler çoğu zaman önceki güçlü bağların yankısını taşır. Öte yandan narsisistik yapılanmada sevilen kişi geçmiş bağların temsilcisine dönüşürken kendi özneselliğini kaybeder. Karşıdaki insanın kim olduğu değil, kişinin onda uyandırdığı duygular belirleyici olur. Kemal’in ‘büyük aşk’ı bu yüzden iki öznenin karşılaşmasından çok, bir iç yansımanın büyütülmesidir.
Ve simgeye dönüşen her şey gibi, bu aşk da sonunda müzeye kaldırılabilir. “Çok sevdim” cümlesi bu yüzden her zaman masum değildir. Bu noktada anlatının ağırlık merkezi belirginleşir. Sevilen kadın değil, sevmenin kendisi merkezdedir. Ve bu merkez bizi doğal olarak Füsun’un görünmezliğine götürür. Bu donmuşluk yalnızca bir duygusal takıntıyı değil, anlatının merkezini de ele verir. Anlatının merkezini anlamak için........
