İnsan kendini neden sabote eder? |
İnsan kendini neden sabote eder?İ
İnsan bazen tam mutlu olacağı yerde geri çekilir. Güzel giden ilişkiyi bozar, yaklaşmak istediği hayattan son anda uzaklaşır, uzun zamandır istediği şeyi elde ettiğinde ise içinde garip bir sıkışma belirir. Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar anlamsız görünür. Oysa bazı insanlar kendilerini yaralayan şeylerden çıktıklarında rahatlamaz. Yön duygularını kaybeder.
Bazı evlerde çocuklar sevgiyle değil, tetikte yaşamayı öğrenir. Kapı seslerinden ruh hali okumayı, sessizlikten kavga ihtimali çıkarmayı, huzursuzluğu normal sanmayı… Böyle evlerde insan rahatlamayı değil, sürekli hazır olmayı öğrenir. Yıllar sonra hayat sakinleştiğinde ise beden sakinleşemez. Çünkü çocukluk bazen içeride çalışmaya devam eden görünmez bir alarm sistemi gibidir.
Bu yüzden bazı insanlar huzuru bulduklarında gevşeyemez. İçeride bir yer hâlâ kötü bir şey olacakmış gibi bekliyordur. Çünkü insan bazen acıyı bırakmakta değil, acının olmadığı bir hayatta nasıl yaşayacağını bilmemekte zorlanır.
Kendini sabote etmenin en trajik tarafı, bunun çoğu zaman bilinçli olmamasıdır. Kimse oturup hayatını bozmak istemez. Yalnız insan bazen tam iyileşeceği yerde geri çekilir. Çünkü iyileşmek yalnızca acının geçmesi değildir; insanın yıllardır taşıdığı kimliğin çözülmeye başlamasıdır.
Freud’un tekrar zorlantısı dediği şey biraz buna benzer. İnsan çözemediği duyguları farklı yüzlerle yeniden kurar. Çocukken değersizlik hissiyle büyüyen biri, yetişkinlikte yine değersiz hissettiren ilişkilere çekilebilir. Sürekli eleştirilen biri takdir gördüğünde bile gevşeyemez. İçinde görünmeyen bir denetmen dolaşır sanki. Bir yerden sonra insan başkalarının sesine ihtiyaç duymaz; küçümsenme içeride yaşamaya devam eder.
Bu nedenle bazı insanlar sevildiklerinde şüphelenir. İyi davranan insanları ‘sıkıcı’ bulur ama kendilerini sürekli diken üstünde hissettiren ilişkilerde daha canlı hisseder. Çünkü bazı ruhlar huzuru değil, alarma geçmiş bedeni aşk sanır.
Emily Brontë’nin ‘Uğultulu Tepeler‘ romanı bu yüzden hâlâ güçlüdür. Oradaki karakterler birbirlerini iyileştirmez; birbirlerinin yaralarını canlı tutar. Bazı ilişkiler sevgi değil, tanıdık acının tekrar sahnelenmesidir. İnsan bazen birine âşık olmaz; eski yarasının kokusunu tanır.
Ve bunun bir bedeli vardır. İnsan yıllarca kendisini yaralayan ilişkilere geri döne döne sonunda huzuru yabancı, kaygıyı ise tanıdık hissetmeye başlar. Güvenli ilişkiler ona ‘eksik’, iniş çıkışlı ilişkiler ise ‘gerçek‘ görünür. Sonra neden sürekli aynı acının içinde kaldığını anlamakta zorlanır.
Öte yandan popüler kültür de bunu romantikleştiriyor. Acıyı yoğunluk, kaosu tutku, duygusal düzensizliği ‘gerçek aşk’ sanan bir dilin içindeyiz. Oysa bazı insanlar için problem ilişkinin kötü olması değil; ilk kez güvenli olmasıdır.
Ve güven, kaosla büyüyen insan için bazen en yabancı duygudur.
Yaraya dönüşen kimlik
Kendini sabote eden insanların çoğu başarısız olmaktan çok dönüşmekten korkar. Çünkü değişim yalnızca yeni bir hayat değil, eski benliğin bazı parçalarının ölmesi demektir.
Bazı insanlar yıllarca ‘idare eden çocuk’, ‘fedakâr kadın’, ‘sessiz adam’, ‘sorun çıkarmayan kişi‘ olarak yaşar. Sonra hayat onlara başka bir ihtimal sunduğunda........