İnsan kendini neden başkalarıyla kıyaslar?

İnsan kendini neden başkalarıyla kıyaslar?İ

Sabah uyanıp telefona bakıyorsun. Birinin terfisi, birinin tatili, birinin ilişkisi, birinin bedeni…

Henüz gün başlamadan içinden hızlı, neredeyse refleks gibi bir duygu geçiyor. Cümleye dökülmese de tanıdık: “Ben neden böyle değilim?”

İnsan bunu kendine bile tam haliyle söylemez. Çünkü kulağa küçültücü gelir. Hemen daha düzgün bir dile çevirir. “Kendimi geliştirmem lazım” der, “Geri kalmışım” der, “İlham aldım” der. Yani düşünceyle duygu düzeltilmeye çalışılır. Oysa ilk hali düzeltilmiş değildir. Daha çıplaktır, daha serttir ve tam da bu yüzden daha gerçektir.

Bazı duygular vardır; düşünülmez, yalnızca hissedilir. Ve en çok da adlandırılmadıklarında yön verirler. İnsan çoğu zaman ne hissettiğini değil, hissettiğini nasıl anlatacağını değiştirir.

Bu duygu çoğu zaman fark edilmeden kalır. Çünkü adı konmaz. Üzerinde durulmaz. Ama günün geri kalanını sessizce belirler. Sanki görünmeyen bir filtre gibi, bakılan her şeyi hafifçe eğip bükmeye başlar. Ve insan fark etmeden kendini ölçmeye başlar.

Tam da bu noktada, yani henüz açıkça düşünülmemiş ama hissedilerek yön veren bu alanın içinde, zihnin eski bir refleksi devreye girer. İnsan kendini anlamak için başkasına bakar. Ve çoğu zaman bunun farkında bile değildir.

Kıyaslama tam da burada başlar. Sessiz, içerden, neredeyse otomatik. Yalnız çoğu zaman yukarıya doğru değil, yana doğru kurulur. İnsan kendini erişilmez hayatlarla değil, ulaşılabilir gibi görünenlerle kıyaslar. Aynı yaşta olanlar, benzer yollardan geçenler, aynı kapıların önünden yürüyenler… Çünkü insanı asıl sarsan şey uzak ihtimaller değildir. Kendi ihtimaline benzeyen hayatlardır.

Bir arkadaşın terfisini gördüğünde, aslında yalnızca onun yükseldiğini görmezsin. Kendi hayatının başka bir versiyonunun mümkün olduğunu görürsün. O an, ekranın içinde değil, kendi hayatının içinde küçük bir kayma olur. Çünkü mesele yalnızca ‘Onda var, bende yok‘ değildir. Mesele, ‘Ben de olabilirdim‘dir.

İnsan başkasına bakarken aslında kendisinin başka bir ihtimalini izler. Bu yüzden kıyaslama yalnızca dışarıya bakmak değildir; içeride başka bir hayatla karşılaşmaktır. Ve bu karşılaşma çoğu zaman sessiz ama derin bir etki bırakır.

Yalnız bu mekanizma bugüne ait değildir. Öte yandan bu kadar yoğun hissedilmesinin nedeni de yalnızca bireysel hassasiyet değildir. Daha eski, daha köklü bir yerden gelir.

Eski zihin, yeni dünya

İnsan zihni başkalarıyla birlikte yaşayacak şekilde evrimleşti. Küçük gruplar içinde kim daha güçlü, kim daha değerli, kim daha görünür… Bunları okuyabilmek hayatta kalmanın bir parçasıydı. Statü yalnızca saygınlık değil; korunma, kabul edilme ve kaynaklara erişim demekti. Bu yüzden kıyaslama bir hata değil, bir uyum mekanizmasıdır.

Yalnız bugün değişen şey mekanizmanın kendisi değil, maruz kaldığı yoğunluk. Eskiden insan birkaç düzine kişiyle kıyaslanıyordu. Şimdi yüzlerce hayatın seçilmiş, düzenlenmiş ve çoğu zaman filtrelenmiş anlarına bakıyor. Zihin bu farkı ayırt edemez. İstisnayı norm sanır.

Birinin en iyi anını, bir başkasının zirvesini, bir diğerinin en mutlu gününü yan yana koyup ortalama sanır. Ve o ortalamanın altında kaldığını düşünür. Yani aslında gerçek olmayan bir standardın gerisinde kaldığını hisseder.

Zihin istisnayı norm sandığında, insan kendini eksik sanır. Ve bu eksiklik hissi, çoğu zaman gerçek bir yetersizlikten değil, yanlış kalibre edilmiş bir ölçü sisteminden doğar.

Yani mesele yalnızca çok fazla şey görmek değildir. Mesele, gördüğünü gerçek sanmaktır. Ve bu yanlış gerçeklik, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi sessizce bozmaya başlar.

İnsan kendini içeriden, sabit bir yerden ölçemez. Kim olduğunu anlamak için bir yüzeye ihtiyaç duyar. Bu yüzey çoğu zaman başka insanlardır. Çocuklukta başlar bu. Aynı evin içinde, aynı sınıfta, aynı bakışların altında… Kim daha çok seviliyor, kim daha başarılı, kim daha görünür…

İnsan kendini doğrudan tanımaz. Yansıyarak tanır. Bu yüzden benlik dediğimiz şey yalnızca içeride kurulmuş kapalı bir yapı değil, dışarıdan gelen yansımalarla sürekli yeniden şekillenen bir dengedir. İnsan kendini anlamak için başkalarına bakar. Çünkü “Yeterli miyim?” sorusu tek başına cevaplanamaz; insan, Festinger’in yıllar önce işaret ettiği gibi, kendini ancak bir başkasına bakarak tartar.

Yalnız zihin rastgele bakmaz. Kendine yakın olana bakar. Çünkü kıyaslama ancak ‘Benim gibi ama benden biraz farklı’ olanla anlam kazanır. Çok uzaktaki biri ilham verir ama sarsmaz. Yakın olan ise içeride bir şeyi yerinden oynatır. Ve o anda, insan yalnızca bakmaz; karşılaşır.

Bu karşılaşma çoğu zaman dışarıdan küçük görünür. Ama içeride büyük bir hareket başlatır. Çünkü insan aslında başkasını değil, kendi ihtimalini kaydırır.

Bu yüzden insan karşısındakine bakarken yalnızca onu görmez; kendi hayatının başka türlü yazılmış versiyonlarını da görür. Seçmediği yolları, ertelediği ihtimalleri, bazen de fark etmeden vazgeçtiklerini…

Her kıyaslama aslında küçük bir vedayı da beraberinde getirir. Ama bu veda adlandırılmaz. İnsan yas tuttuğunu düşünmez Geri kaldığını sanır. Oysa çoğu zaman yaşanan şey geri kalmak değil, yaşanmamış bir ihtimalle karşılaşmaktır.

Bazı kayıplar dışarıda yaşanmaz; içeri alınır. İnsan bir şeyi kaybetmez, ama kaybetmiş gibi hisseder. Bu, Freud’un tarif ettiği türden bir kayıptır: nesne dışarıda değil, içeride taşınır. Ve mesele yavaş yavaş ‘Ne yapamadım‘dan ‘Kim olamadım‘a kayar.

Bu geçiş fark edilmez. Ama etkisi derindir. Çünkü insan artık bir davranışı değil, kendini eksik hissetmeye başlar. Yani kayıp, bir olay olmaktan çıkar, bir kimlik duygusuna dönüşür.

Bu noktada duygu yalnızca üzüntü olarak kalmaz. Daha karmaşık bir hale gelir. İnsan bazen karşısındakinin o kadar da iyi olmamasını ister. Ama bunu kendine bile itiraf etmez. Çünkü bu duygu, kişinin kendi imajıyla çelişir.

İnsan bazen başkasının mutsuz olmasını istemez; onun kadar mutlu olmamasına katlanamaz.

Ve tam burada, yani duygu ile benlik algısı çarpıştığında, haset en görünmez formuna geçer. Dışarıya yönelmez. İçeri döner. Sessizleşir. İnsan kendini geri çekmeye başlar, denemekten vazgeçer, kendi değerini küçültür. Melanie Klein’ın tarif ettiği biçimiyle haset, çoğu zaman dışarıyı değil, içeriyi kemirir.

Yani haset çoğu zaman saldırgan değildir. Aksine, geri çekilen, küçülen ve içten içe kendini aşındıran bir harekettir. En görünmez haliyle haset, insanın kendine verdiği zarardır.

Aynı anda umut ve tehdit

İnsan beyni sosyal karşılaştırmaya karşı hassastır. Özellikle kendine benzeyen birinin başarısı, aynı anda iki farklı tepki yaratır. Bir yanda ‘Demek ki mümkün‘ hissi belirir. Diğer yanda ise sessiz bir tehdit algısı devreye girer.

Aynı görüntü bu yüzden hem motive edici hem de felç edici olabilir. Bir gün harekete geçiren şey, ertesi gün insanı yerinde tutabilir. Bu çelişki çoğu zaman kişisel bir zayıflık gibi hissedilir.

Oysa mesele zayıflık değildir. Zihin tarafsız değildir. Eksik olana, tehdit olana, kendine benzeyene daha duyarlıdır. Öte yandan bu yalnızca bireysel bir süreç değildir. İçinde yaşadığımız düzen, bu hassasiyeti sürekli uyarır. Ve insan, fark etmeden, sürekli tetikte yaşayan bir zihne dönüşür.

Kendini izleyen insan

Bugün mesele yalnızca kıyaslamak değil, sürekli görünür olmaktır. Modern insan artık yalnızca yaşamaz; kendini izler.

İnsan bir anın içinde olmaktan çok, o anın nasıl göründüğünü düşünür. Bir an yaşanırken bile, onun nasıl göründüğü zihinde kaydedilir. Deneyim, yaşanmadan önce temsil edilmeye başlar. Bu yüzden insan artık yalnızca başkalarına bakmaz. Kendi hayatına da dışarıdan bakar. Ve bir noktadan sonra yaşamak ile izlemek birbirine karışır. Yani insan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar, izleyicisine dönüşür.

Kıyaslama tek başına sorun değildir. Hatta belirli bir noktaya kadar yön verici olabilir. İnsan neyin mümkün olduğunu görür, hareket eder. Ama bir eşik vardır.

Kıyaslama davranışı etkilediğinde geliştirir; kimliği etkilediğinde aşındırır. İnsan ne istediğini değil, neyin iyi göründüğünü istemeye başladığında, arzu yer değiştirir. Ve bu değişim fark edilmez. Çünkü dışarıdan bakıldığında hâlâ ‘çaba‘ vardır. Oysa içeride yön değişmiştir.

Ve bu noktada utanç devreye girer. Çünkü kişi yalnızca eksik hissetmez; yanlış biri gibi hissetmeye başlar. Utanç büyütmez. Küçültür.

Kıyaslama ortadan kalkmaz. İnsan doğasının bir parçasıdır. Ama mesele çoğu zaman eksiklik değildir. Bazı yarışlar vardır; kazansan bile kaybedersin. Çünkü o yarış, baştan sana ait değildir.

İnsan bunu fark ettiğinde şunu görür:

Geri kalmamıştır; yalnız yanlış yerde ölçülmüştür.

Ve insan bunu fark ettiğinde, ilk kez kendine değil, ölçüye şüpheyle bakmaya başlar. İşte tam o anda, kıyas sona ermez ama yön değiştirir. Ve belki de ilk kez, insan kendini başkasına göre değil, kendine rağmen görmeye başlar.


© Diken