menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çocukluğumuz kaderimiz mi?

55 0
02.08.2026

Çocukluğumuz kaderimiz mi?Ç

Son yıllarda yetişkinliğe ait neredeyse her güçlük aynı adrese gönderiliyor. Yanlış kişilere bağlanmak, başarıya rağmen yetersiz hissetmek, terk edilmekten korkmak, sınır koyamamak, sürekli onay aramak… Dosya açılıyor, sayfa sayfa geriye gidiliyor ve çocukluk bulunuyor. Yetişkinlikte yaşanan birçok güçlüğün kökeni gerçekten de çocuklukta aranabilir; çünkü ilk yıllar ruhsal yapının temel taşlarının oluşmasında önemli rol oynar. Ancak geçmişi anlamaya çalışmakla bugünkü yaşamın hükmünü bütünüyle ona teslim etmek arasındaki çizgi silindiğinde mesele değişir.

Böyle durumlarda çocukluk giderek bir açıklama olmaktan çıkıp nihai karara dönüşür. Bugünkü seçimlerimiz özgür irademizden bağımsızmış gibi görünmeye başlar. İlişkilerimiz eski yaraların değişmeyen tekrarı, kişiliğimiz aile evinde tamamlanmış gibi anlatılır. Böyle bir bakış yaşadıklarımızın nedenini açıklarken rahatlatıcı da olabilir; “Demek ki bütün bunların bir sebebi var” diye düşündürebilir. Fakat aynı düşünce, insanı geçmişi durmadan çözümlemeye çekebileceği gibi yaralarının da mahkûmu hâline getirebilir.

Oysa çocukluk bir mahkeme kararı değil, ilk tutanaktır. Güvene, yakınlığa, kayba ve değere ilişkin ilk hükümler orada verilir; ama sonradan karşımıza çıkacak bütün delilleri peşinen geçersiz kılmaz. İlk yıllar dünyayı anlamlandırma biçimimizi etkiler; bazı deneyimlere daha kolay, bazılarına daha zor yaklaşmamıza neden olur. Yine de yaşamın geri kalanına tek başına hükmetmez.

Çocuk dünyaya yalnızca bakmaz; gördüklerinden bir düzen kurmaya çalışır. Ağladığında biri geliyor mu, hata yaptığında sevgi geri çekiliyor mu, evdeki sessizlik dinlenmenin mi yoksa yaklaşan öfkenin mi habercisi? Bunları kavramlarla düşünemez; ama bedenine ve ilişki kurma biçimine kaydeder. Kendisi hakkında ‘fazla geliyorum’, başkaları hakkında ‘onlara güvenilmez’, yakınlık hakkında ise ‘bedeli vardır‘ gibi sonuçlara varabilir.

Bu sonuçlar zamanla bir iç haritaya dönüşür. Yetişkin olduğumuzda yeni ilişkilere yalnız bugünkü ihtiyaçlarımızla girmeyiz; eski yön işaretleri de bizimle gelir. Karşı tarafın kısa süren suskunluğu yaklaşan bir terk ediliş gibi okunabilir; küçük bir eleştiri bütün benliğe yönelmiş bir saldırı gibi hissedilebilir. Çocukluğun gücü de buradadır. Kader olduğu için değil, dünyayı yorumlarken ilk sözü söylemeye eğilimli olduğu için.

Ne var ki harita, arazi değildir. Aynı evde büyüyen iki çocuk birbirinden bütünüyle farklı haritalar çizebilir. Belirleyici olan yalnız evde yaşananlar değil, onların her çocuğun iç dünyasında kazandığı anlamdır.

Çocukluk gerçekten kader olsaydı, aynı evde büyüyen kardeşlerin birbirine çok benzemesi gerekirdi. Aynı anne babayla büyüyen çocuklardan biri en küçük eleştiride içine kapanırken, diğeri hayatı daha büyük bir rahatlıkla karşılayabilir. Tek bir aile hikâyesinden bambaşka karakterler çıkar. Demek ki yaşanan olayla geride bıraktığı ruhsal iz arasında doğrusal bir ilişki yoktur.

Bunun nedeni anne babaların çocuklarına her zaman aynı biçimde davranmaması kadar, her çocuğun yaşadığını farklı bir zihinsel ve duygusal düzenekle karşılamasıdır. Kimi belirsizliği daha yoğun hisseder, kimi güven veren tek bir ilişkiyi daha kolay içselleştirir. Aynı söz biri için geçici bir hayal kırıklığı olarak kalırken, diğeri için kimliğin merkezine yerleşen sessiz bir hükme dönüşebilir. Belirleyici olan yaşanan olaydan çok, onun içeride kazandığı anlamdır.

Üstelik geçmiş........

© Diken