menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Can sıkıntısı

78 0
05.04.2026

Gün dolu geçiyor. Bir şeyler yapılıyor, konuşuluyor, izleniyor, erteleniyor, yetiştiriliyor. Saatler ilerliyor, ekranlar değişiyor, sesler üst üste biniyor. Ama bütün bu hareketin içinde bazen tanıdık bir his beliriyor: Hayat akıyor ama içeri girmiyor. Yapılan şeyler bitiyor ama insanın içinde yer etmiyor.

Çoğu zaman can sıkıntısı dediğimiz duygu tam burada başlıyor. İnsan meşgul ama temas yoktur; hareket vardır ama yerleşme yoktur. Zihin bir şeyin içinde kalamaz, beden durmayı beceremez; içeride ince bir huzursuzluk dolaşır ama nereye yerleşeceğini bulamaz.

Can sıkıntısı çoğu zaman yanlış tanımlanır. Sanki seçenek kalmadığında ortaya çıkan basit bir boşluk haliymiş gibi düşünülür. Oysa bugünün sorunu çoğu zaman seçenek azlığı değil fazlalığıdır; sessizlik değil gürültüdür. Yani can sıkıntısı, hayatın boşaldığı yerde değil, dolu ama insanın onun içinde kök salamamış olduğu yerde belirir. Bu yüzden onu yalnızca ‘sıkılmak‘ diye geçmek, bir alarmı dekor sanmak gibidir.

Yalnız can sıkıntısını hemen bir düşman gibi görmek de yanıltıcıdır. Çünkü her sıkıntı patolojik değildir. Bazen bu duygu, ‘burada bir şey işlemiyor’ diyen bir işarettir. Eksik olan bazen anlamdır, bazen dikkat, bazen yön, bazen de insanın kendisidir. Bu yüzden can sıkıntısını anlamak için yalnızca hisse değil, bağlamına bakmak gerekir.

Kopuşun ince mesafesi

Can sıkıntısı çoğu zaman insanın yönelmek isteyip yön bulamadığı andır. Dışarıda hayat vardır, içeride de bir hareket. Ama ikisi birbirine değmez. İnsan bir şey yapar ama onunla bağ kuramaz. Bu yüzden can sıkıntısının asıl duygusu boşluk değil, kopuştur.

İnsanın kendi deneyimiyle arasına giren ince bir mesafe vardır. Günün sonunda çok şey yapılmış ama hiçbir şey gerçekten yaşanmamış gibi hissettiren o mesafe… Zaman geçmiştir ama insan onun içinden geçmemiştir. Yani mesele yalnızca zamanın akması değil, insanın o akışın içinde yerleşememesidir.

Bu kopuş yalnızca zihinsel değildir. İnsan bir şeyin içinde kalamadıkça beden hareket arar; yerinde duramama, pozisyon değiştirme, dikkati başka yerlere atma ihtiyacı artar. Zihin ilişki kuramadıkça beden hareketle telafi etmeye çalışır. Ama bu telafi hiçbir zaman çözüm olmaz. Çünkü hareket arttıkça dağılma artar, dağılma arttıkça kopuş derinleşir; insan daha çok şey yaparken daha az temas eder hale gelir.

Öte yandan bu duygu çoğu zaman utandırıcı bulunur. İnsan “canım sıkılıyor” dediğinde sanki bir eksiklik itiraf ediyormuş gibi hisseder. Çünkü çağımız meşguliyeti değer, verimliliği de karakter ölçüsü haline getirmiştir. Böyle bir dünyada can sıkıntısı neredeyse bir kusur gibi görünür. Oysa çoğu zaman sorun insanın kendisinde değil, maruz kaldığı ritimdedir.

Tam da bu noktada soru değişir. Mesele yalnızca sıkılmak değil, bu sıkıntının nereden geldiğini ayırt edebilmektir.

Can sıkıntısı kendi başına patolojik değildir. Aksine çoğu zaman işlevsel bir sinyaldir. İnsan yaptığı şeyle bağını kaybettiğinde, anlam zayıfladığında ya da dikkat dağılmaya başladığında, zihni bunu bir huzursuzluk olarak işaretler.

Gündelik can sıkıntısında insan hâlâ hissedebilir. Doğru şeyle karşılaştığında ilgisi geri gelir, dikkati toparlanır, merakı yeniden uyanır. Yani bağ........

© Diken