Laf kesene ne demeli?

Laf söylemenin binbir yolu olur da laf kesmenin olmaz mı, onun da türlü türlü yolları var.

Bir tartışmada birkaç nedenle söz keseriz. Bazan aranızda tam bir hırt vardır ve ortama hakim olmak, sürekli kendi borusunu öttürmek, konuları kendi belirlemek ister, onun için durmadan laf kesiyordur.

Ama bazan da birinin sözlerine itiraz için laf keseriz. Sabırsızlık işte, bekleyemeyiz sözünü bitirmesini. Ama bu sabırsızlıkla, tartışmada yani düşünmede, ilerleyemeyiz, kendi düşüncemizi de tartamayız, bir kez daha gözden geçiremeyiz, yeniden ifade etmeyi deneyemeyiz, patinaj yaparız.

Kavgaya bile varabilir böyle tartışmanın, durmadan laf kesmenin sonu. TV kanallarında görürdük bu tür kavgaları, şimdi bir çözüm buldular: her konuşmacıya belli bir süre veriyorlar, o süre dokunulmaz sayılıyor, Trump’ın göçmenlere ettiği muamele reva görülüyor o dokunulmaz sınırı aşanlara. Bu sınır aşıldığında da bazan düpedüz kavga çıkıyor zaten.

TV tartışması bambaşka bir konu aslında, o ‘tartışma’ programlarına düzenli katılanlar da bambaşka mahluklar. (Bakın gördünüz mü, kendi lafımı kesip başka bir konuya geçtim!) Düşünsenize, çaylarını içip laklak ediyorlar, sanki ahbaplarına misafirliğe gitmişler, geniş geniş konuşuyorlar. Çay bardağı ne kadar derinse konuşmaları, düşünceleri de o kadar derin işte. Zaten katılanların konumları da belli, kimin ne diyeceği de sır değil.

Ne demiş Namık Kemal? “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.” Hakikatin şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar. Bu laklakalarda ise ne hakiki fikirlere rastlanıyor, ne hakiki çarpışmalara, yani tartışmalara.

(Bıraktığım yerden konuya döneyim.) Tartışmalardaki laf kesmelere tek-boyutlu bakmamak gerek. Söze hiç karışmamak, hele söz uzarsa, monoloğa çeviriyor konuşmayı; en azından sıkıcı. Uzarsa deyince … genellikle uzar zaten. Bazı müdahaleler, konuşana düşüncelerini daha iyi ifade etme, daha da açma fırsatı verebilir.

Bir konuyu anlamak, analiz etmekse derdimiz, araya girmeler ya da saplamalar buna dönükse ‘laf kesme’ ağır bir niteleme olur. Ama tabii, zırt pırt araya girip konuşanın anlatım, düşünce bütünlüğünü de dağıtmamak gerekir.

Anlamak dedim de aklıma geldi. Oldu epey yıl, dört kişi muhabbet ediyoruz. Konu Fransa Bisiklet Turu’na geldi. Bisikletçi bir arkadaşımız o sırada oradaymış, bizim masadaki ardakaşlardan birine anlatmış: “Bisikletler hızla geçiyor, insanlar yol kenarına diziliyor heryerde, bir neşe, bir heyecan, onlara bayrak sallıyor, destek veriyorlar. Nasıl bir şey bu?”

Bunu nakleden arkadaşım da eski bir milli sporcu. Anlamaya çalışıyoruz bisikletlilere heyecanlanıp yol kenarlarına dizilen insanları. Geldi aklıma, “Herhalde oyun kültürüyle ilgili” diyecek oldum, köpürdü bizimki. ‘Spor yüce, Oyun düşük, alelade’ diye düşündüğü anlaşıldı, veriştiriyor bana, spora oyun dedim diye. Yetmedi, sorguya girişti:

“Sen hiç spor yaptın mı?”

“Yaptım.”

“Nerde yaptınnn?”

“Amatör kümede futbol oynadım.”

“O da spor mu! Profesyonel düzeyde hiç spor yaptın mı, hiç profesyonel antrenman yaptın mı?”

“Yapmadım.”

“Sus o zaman! Konuşamazsın!. Bilmiyorsun! Spordan bahsedemezsin!”

Masadaki dört kişinin ikisi kadındı ve bizimki kadınlardan birini ilk kez........

© Diken