Yüzlerce basın davasında beraat kararı veren benzersiz bir hâkim, Ali Güzel… |
Yüzlerce basın davasında beraat kararı veren benzersiz bir hâkim, Ali Güzel…Y
Örnek bir hâkimle yapılan bu söyleşi, savunmanın yüz akı bir hukukçuya, Fikret İlkiz’e armağan olsun…
“Tutuklama, kişi hak ve özgürlüğüne zorla getirilen bir sınırlandırmadır. Ancak insan temel hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasının bir sınırı vardır. Bu sınır insan onurudur ve insan yaşamının korunmasıdır.” (13 Mayıs 2026’da Silivri’de yaptığı savunmadan.)
Birkaç ay önce ‘Kıbrıs’ın amatör futbolu: Kaleci Mustafa’nın hikâyesi’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yazı, Mağusa’da yaşayan bir KKTC yurttaşının, adanın yakın ve netameli tarihiyle iç içe geçen gençliğini, bir köy takımındaki kalecilik macerasıyla iç içe anlatmayı amaçlıyordu.
Bugün yine bir insanı, onun mesleğindeki benzersizliğini üzerinden anlatmak istiyorum. Bu kez Türkiye’den ve bambaşka bir çevreden, çok özel biri. Diken okuru, genç hukukçular, yargı mensupları… Ne kadar çok insan tanısa Ali Güzel’i o kadar iyi olur. Hele ki sabah akşam yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğü tartışılan memlekette, daha da iyi.
Ali Güzel’in memleketi Diyarbakır, Ergani. Doğduğu yıl, 1943. Ali bey, her zamanki tevazuuyla başladı söyleşiye. “Herkesin geçtiği yollardan geçtim, benim hayatımın olağanüstü bir yanı yok” diyerek…
İlçesinde lise olmadığı için Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nde okur. Üniversiteyi kazandığını TRT’den öğrenir, o zaman isimler okunuyormuş demek ki. 1961’de üniversite için Ankara’ya gelir, Ankara Hukuk’a. 1965 yılında mezun olur. Çalışkan bir öğrenci, ilk üç yıl haziranda geçmiş ama son yıl biraz ‘sermiş‘ ve sonbaharda bitirmiş.
O zaman hâkimlik-savcılık sınavı için askerliği yapmak gerekiyormuş, bu yüzden ilk yedek subay devresini beklemeye başlamış Ergani’de. Acemiliği Tuzla Piyade Okulu’nda, kura çekilir ve Sarıkamış çıkar. Askerlik iki yıl. Üzülerek gitse de sonrasında hep güzel anmış Sarıkamış günlerini.
Askerlik sonrası Ankara’ya gelir, staj sırasını neredeyse bir buçuk yıl bekler, Diyarbakır Adliyesi’nde staja başlar ama stajı Ankara’daki adliyede bitirir. Seydişehir’e geçici görevle savcı vekili olarak görevlendirilir 1968 yazında. 1970’in sonbaharında savcılık kurasında Çorum’un Kargı ilçesi çıkar. Eşyasını otobüsün ‘üzerinde’ taşır Kargı’ya. O zamanın koşullarında Çorum’dan Kargı’ya gitmek dört buçuk saat sürüyormuş. 1970’lerin Türkiye’sinde Kargı hayli sakin bir ilçe olsa da sıkıyönetimin ve gergin atmosferin hissedilmemesi olanaksız. ‘Uzaktan izlenen‘ bir gerilim.
Ali beyin tayin macerasını dinlerken, sık sık yargının koşullarına ve siyasete dair soru yönelttim. 1970’lerin Kargı’sı demişken, örneğin, o yılların taşrasında görev yapan yargı mensupları rengini belli eder miydi? “Hayır” diyor Ali bey; ama “Rengini söylemese de anlıyordunuz tabii.” Belki çok samimi ilişkilerde birkaç cümle edilse de daha çok “Futbol konuşulur, tavla konuşulur, yemek muhabbeti, bezik, briç…” Bunları gülerek anlattı!
“Hâkimler hep aynı mı davrandı?” sorusunu, “Uzun yıllar aynı kaldı diyebilirim… Herkesin çizgisi biliniyordu ama açıkça konuşulmaz, tartışmazdı” diyerek yanıtladı. Burada Ali beyi biraz zorluyorum; “Ali bey, hâkimlerin siyasetin hep dışında olduğu varsayılır, bu beklenir ama herkes bilir ki yargı hiçbir zaman düşünüldüğü ölçüde dışarıda olmadı.” Yine gülümsüyor: “Yaptığınız işte siyasi düşünceyi uzak tutup nesnellik ve tarafsızlığı sağlamak önemli, gayretimiz buydu; genelde, ideolojik saikle hareket etmemeye azami gayret vardı, bildiği kadar, aklı erdiği kadar kanunu yorumluyordu hâkim, istisnalar olabilir tabii!”
1970’lerdeki düşünce suçu yargılamalarında yargının tutumuna ilişkin soruma şu yanıtı verdi: “Genelde ülkedeki çoğunluğun düşüncesi, hâkim siyasi görüş doğrultusundaydı kararlar.” Demek ki bu bir iyi niyet kötü niyet meselesi olmaktan çok, o esnadaki yaygın kanaatin dışına çıkmama isteğiyle ilgili olsa gerek. Hal böyleyken, baskın ideoloji ve değerler göz önünde........