Üniversitede 'akademik özgürlük' talep etmek puan getirir mi? |
Üniversitede 'akademik özgürlük' talep etmek puan getirir mi?Ü
Ara vermek zorunda kaldığım üniversite yazılarına, çeşitli kaynaklar önererek devam ediyorum.
Puan-yayın-atıf-teşvik deliliği ile malul günümüz üniversitesine bir günde gelinmediği gibi, sorun yalnızca Türkiye’yi de ilgilendirmiyor. Fleming’in kitabını dördüncü yazıda anlatmıştım, Batı’nın halini anlatan çok güzel örnekler veriyor. Türkiye, o Batı’da yaşananı kendi ölçeğinde ve kendi kültürünce yaşıyor, siyasette de üniversite de. Ne güvencesizlik bizim icadımız ne de bilimsel bilginin atıf sayısına indirgenmesi. Buna mukabil Türkiye, özellikle ‘bizim icadımız’ sayılabilecek YÖK döneminde genel sorunları kendince deneyimledi. 1980 darbesinin ve YÖK ile kurulan sistemin üniversite için kırılma ânı olduğunu söylemek mümkün.
1990’larda hız kazanan piyasacı eğilim, bilimsel üretimin ‘olmazsa olmaz’ı akademik özgürlüğü giderek değersizleştirdi. Kurumların ‘işe adam yetiştirme’ ve ‘müteşebbisle işbirliği’ hevesi arttıkça, akademiyi akademi yapan ‘değerler’in ve ‘insanlar’ın sistem bakımından işlerliğini yitirmesi ve fakültelerin gelişkince dershanelere dönüşmesi kaçınılmazdı, öyle de oldu. Günümüzde, fazlaca yazmamış, ancak üniversite için eşi bulunmaz bir entelektüel kapasiteye sahip birinin akademide yeri yok.
12 Eylül sonrasında dershaneleşme sürecinin başlamasıyla akademik özgürlüğün değersizleşmesi eş zamanlı. Bu yazıda da bazı metinlerden söz etmek, daha önce ilgilenmemişleri haberdar etmek istiyorum.
Meslektaşımız Aydın Selvioğlu 2016 yılında Korkut Boratav ve İsmail Beşikçi’yle söyleşi yapmıştı. Söyleşi Mülkiyeliler Birliği Dergisi’nin 40/1 sayısında yayınlandı: ‘Üniversite, Özerklik ve Derin Düşünme Üzerine I: İsmail Beşikçi ve Korkut Boratav ile Söyleşi. Mülkiye Dergisi, 40 (1), 285-306.’ Tarihimiz boyunca süren üniversite tasfiyesi hakkındaki soruya Korkut hoca, ülkedeki özgürlük ile akademideki özgürlük arasında bağ kurarak ve iş güvencesinin değerini vurgulayarak şu yanıtı vermişti (kısaltarak):
“Üniversitelere sözü edilen saldırılar, bana göre, özel olarak üniversitelerle sınırlı değildir. Bazı dönemlerde eleştirel, özgür düşünce (Türkiye’de bu genel olarak ‘sol’ sınıflaması içinde yer alır) saldırı, baskı altındayken bu düşüncelerin üniversitelerdeki temsilcileri de nasiplerini almıştır. Buna karşılık aynı üniversitelerde düzenle barışık olan, derslerini, araştırmalarını fincancı katırlarını ürkütmeden sürdüren kişiler için sorun olmamıştır. Önemli bir kazanım, özerk devlet üniversitelerinde, yasal düzenlemeler ve zamanla oluşan teamüller sayesinde öğretim elemanlarının iş güvencesidir. Özellikle 1946 Yasası’nın katkıları ve 1960 sonrasında oluşan akademik teamüller sayesinde, solcu, ‘aykırı’ bilim insanları mesleklerini sürdürürken, eleştirel konumlarını koruyabilmişlerdir. Faşizmin yükseldiği askerî ve sivil dönemlerde üniversite özerkliği bu duruma son vermek için hedeflenir. Kabul edelim ki sevdiğin işi gönlünce yaptığın için devletten para almak, üstelik bu ‘iş’in bir bölümü, senin geçimini sağlayan devleti de sınırsızca eleştiri imkânı içeriyorsa, bir ayrıcalıktır. Bizler de bu ayrıcalığı korumanın mücadelesini elbette yapacağız.”
Hocanın ayrıcalık olarak adlandırdığı, işte, akademik özgürlüktür.
Selvioğlu, ‘özgürlük’ yoksunluğu nedeniyle uzun yıllarını cezaevinde geçiren İsmail (Beşikçi) hocaya, ilk olarak akademik özgürlük ile koşullar/yaşananlar arasındaki bağa dair sormuş ve Beşikçi şöyle yanıtlamış:
“Gerek Türkiye’de, gerek dünyada, üniversitenin temel........