Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür?

Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür?K

Erdoğan Özmen’in anısına

“Neoliberal üniversitenin birçok performans değerlendirmesi, sürekli kendini geliştirme ilkesine dayandığından, kendinden şüphe etme durumu en başarılı akademisyene bile sirayet eder. Formüle cinsiyet ve ırk eşitsizliklerini de eklediğinizde… bu değersizlik hissi çoğu kez katlanarak artar.” (Peter Fleming)

Malum, Türkiye dünya üzerindeki ülkelerden biri. Öyle olduğu için, çevresinde olup bitenden, türlü bağlarla bağlandığı ülke ve yapılardan (hukuk, kültür vs.) ‘meşrebince’ etkileniyor. Toplumuyla, ekonomisiyle, siyasetiyle… Üniversiteler söz konusu etkiden, gelişmelerin dönüştürücü gücünden bağışık değil. Ancak, yine de ‘meşrep’ sözcüğünü görmezden gelmeden bakmak gerekiyor olup bitene; her yeniliğin bize özgü yanları var.

Bugünkü yazıda bir kitaptan söz edeceğim ve Türkiye üniversitesine-YÖK sonrası yaşananlara sonraki yazılarda geleceğim. Harika bir çalışma, Peter Fleming yazmış: Karanlık Akademi-Üniversiteler nasıl ölür? (Dark Academia: How Universities Die?) Akın Emre Pilgir çevirmiş, Koç Üniversitesi 2021’de yayınlamış. Fleming, Avustralya’da (Sidney) Teknoloji Üniversitesi’nde örgütlenme çalışmaları profesörü. Neoliberal devrin ‘efsaneler’ine eleştirel yaklaşan bir akademisyen.

1980 sonrası Türkiye’sinde üniversitenin nasıl dönüştüğü konusuna gelmeden önce Fleming’in çalışmasından söz etmek istememin nedeni, çoğu sorunun yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını, asıl derdin dizginsiz neoliberal siyasetin her yerde benzer bir değişime-yıkıma yol açtığını bir kez daha hatırlatmak. Kitabı okuduğunuzda bizim buralardaki çoğu arazın, örneğin ‘Aldığın atıf kadar konuş’ nevi zevzekliğin, ‘nicelik kaygısının niteliğin yerine geçtiği’ gerçeğinin, ‘Bu sosyal bilimler filan ne işe yarar ki allasen’ zırvasının Türkiye’ye özgü olmadığını görmek mümkün oluyor.

Giriş ve yedi bölümden oluşan kitapta Fleming hakikaten karanlık ve umutsuz bir tablo çizmiş. Haklı. Kitabın taslağı bittiğinde salgın başlamış. Dünyayı alt üst eden salgın, üniversitedeki muhtelif sorunları daha da görünür hale getirdi, buna kuşku yok. Birden fazla derdi arka arkaya sıralayan Giriş kısmından: “Modern üniversiteler zaten ağır biçimde hastaydı. Son 35 yılda üniversiteler, kafayı gelirle, büyümeyle ve çıktılarla bozmuş ticari teşebbüslere dönüşürken kamusal yükseköğretimin kurucu misyonu unufak oldu… öğretim ve araştırma faaliyetlerine egemen olan akıldan yoksun performans hedefleri karikatürden hallicedir… Bugün akademik işlerin büyük bölümü, isteyerek değil, zorlamayla yapılmaktadır… öğretim kadrosunun yüzde 70’inden fazlası esnek ekonomide mükemmel hale getirilmiş sıfır saat sözleşmeleriyle istihdam edilmektedir. Kadrolu akademisyenler bile baskının altında, soluk alamaz halde seslerini çıkarmaya korkmakta ve ardı arkası kesilmeyen yayın yapma kaygısıyla harap olmuş durumdadırlar.” (2-3)

Bu satırlar, Türkiye’de henüz sorgulamaktan vazgeçmemiş akademisyenlere çok şey ifade edecektir. Fleming’e göre üniversiteler yıllar içinde ‘hiyerarşik ticari teşebbüsler’e dönüştü, hocalar ‘Uber şoförleri gibi puanlandı’ ve bu siyaset hem çalışanların kendilerini hem işlerini ‘görme’ biçimlerini belirledi. (Fleming’in idari yapısını eleştirdiği üniversitelerin çoğunlukla mütevelli heyetlerince yönetilen yerler olduğunu hatırlatmakta yarar var.)

Fleming çalışmasının devamında üniversitelerin neoliberal siyasete nasıl adım adım feda edildiğini örneklerle anlatıyor.  “Bugün neoliberal ilkeler öyle yer etmiştir ki modern üniversiteleri kurtarmanın mümkün olup olmadığı (hatta buna değip değmeyeceği) sorgulanmalıdır.” (11)

Üniversite (ya da başka bir kurum) eleştirisi yaparken bir durumu ihmal etmemek gerekiyor. Ben bu yazıyı 60’ına merdiven dayamış biri olarak yazıyorum, oysa akademide şu anda büyük baskı altında ayakta kalmaya çalışanlar 20’li yaşların sonunda ve pek çok uygulamayı kanıksamış (!) durumdalar. Bir kuşağa yadırgatıcı gelen hemen hiçbir şey onlara yadırgatıcı gelmeyebiliyor ve ayrıca, yaşadıklarını dile getirebilecekleri bir kamusal ortamları yok. Kamucu kaygının azalması, kaçınılmaz biçimde kamusal tartışmanın da gereksiz bir çaba-talep gibi görülmesine yol açıyor. Akademik kapitalizm yıllar boyu her çatlaktan başarıyla sızdığı için, yarattığı koşullarda, başka bir dünyanın ve akademinin mümkün olabileceğini düşünmek dahi güçleşti. Diyelim, akademiye yakın zamanda girmiş, doğru dürüst bir güvencesi olmayan ve idarecilerin birbirinden görüp özenerek dayattığı tuhaf atama ve yükseltme ölçütlerini karşılaması beklenen genç bir akademisyene; akademik dergi sıralamalarındaki ayrımcılığı, dergi-yayın fetişizminin (Fleming buna ‘ölçüt manyaklığı’ diyor) niteliği artırma ve özgünlüğü pekiştirme ihtimalinin olmadığını, bu saçmalığın ulusal ve uluslararası yeni iktidar odakları yarattığını, buna karşı çıkılması gerektiğini anlatmanın ne yararı var?

Fleming, ABD üniversitelerinde finansman ve ücret konusunu uzunca ve tarihsel süreç içinde anlatmış. Bütçe-kaynak gereksiniminin tüm ilişkileri nasıl belirleyebildiğini.  Yazarın, son aşamada piyasanın üniversitelerin içine yaptığı ‘akınlar’a değinmesi, bizlerin de Türkiye’de 90’ların sonunda tanık olduğu durumun ne denli ‘uluslararası’ olduğunu gösteriyor: “…sayısız bilim ve mühendislik bölümünü biyomedikal ve savunma endüstrileri için vekil Ar&Ge merkezlerine dönüştürüldü.” (20) Sonuç? ‘Mesleklerini ömür boyu severek yapılan bir iş olarak görmeyen‘ ve işinden zevk almayan akademi.

Ticarileşmenin, yarışmanın, yayın-endeks fetişizminin temel hedef haline geldiği; bir başka söyleyişle ‘işe yaramayacak-para etmeyecek alanların-konuların gözden düştüğü bir akademinin beklenebilir ürünlerinden biri, hiç kuşkusuz ‘itaat’ olmuştur: “Talep edilen şey itaattir, çünkü üniversite en başta teknik bir mesele olarak görülür, seçilen silah da performans değerlendirme ölçütlerinden başkası değildir.” Üniversitenin başına gelen en büyük felaketlerden birinin ‘performans ölçütleri’ olduğu kanısındayım. Bir neden ve aynı zamanda bir sonuç. Piyasa aşkı ancak böyle bir yordamla vücut bulabilir.

‘Performans’ belirleyici bir ilke. Yalnızca literatürün ‘yayın çöplüğü’ne dönüşme ihtimalinin ortaya çıkmasına neden olmadı, aynı zamanda akademi hakkında sürdürülebilecek tartışmaların ve akademinin kamusal işlevinin anlamını giderek yitirmesine neden oldu.

Fleming ‘ölçüt manyaklığı’ adı verdiği yayın çılgınlığının nasıl da ters sonuçlar verebildiğini örnekliyor. Yazarın sözcükleriyle: “Son zamanlarda araştırmalardaki sahteciliklerin artışı açıkça Eğitim Fabrikasında teşvik edilen ‘Ya yayın yap ya toz ol’ sisteminden kaynaklanmaktadır… Yanlış aktarılan bulgular veya basitçe uydurulan veriler, akademide bir dizi utanç verici skandala yol açmıştır. Sonuç olarak dergi makalelerinin geri çekilme oranları da fırlamıştır.” (84) Fleming’in verdiği örnek hakikaten çarpıcı. Tilburg Üniversitesi’nin bir profesörü yaklaşık 30 yıl boyunca düzmece verilerle makaleler yayınlamış ve durum ortaya çıktığında 58 makalesi geri çekilmiş; geri çekilen makalelerden biri Science’da yayınlanmış!

Yeni düzende uzmanlaşma (buna, ‘işe yaramak’ da diyebiliriz!) takıntısı, entelektüel çabayı ve hele ki sosyal bilimlerin ‘olmazsa olmazı’ olduğunu düşündüğüm disiplinler arası çalışmayı değersizleştirdi. Sağcı-piyasacı bir örgütlenme baskısından söz ediyorum. Batı’da sağ-otoriter siyaset güçlenmesiyle, üniversitelerde bir yandan ‘esnek istihdam’ (güvencesizlik) tercihi, diğer yandan -özellikle- sosyal bilimlere dönük itibarsızlaştırma çabası arasında çok güçlü bir ilişki var. Fleming bu konulara da üslubunca ve örneklerle değiniyor. Evet, piyasacı akdemi anti-entelektüel bir yapı. Entelektüel çaba ne katar ki bir topluma? İş dünyasına bir yararı olur mu? Üstelik ‘enteller’ ukala da olur, yönetimi eleştirir vs… “Bu yüksek etki kültürünün en önemli kaybedeni elbette beşerî bilimlerdir. Aldıkları fonlardaki azalma, İngiliz Dili, Antik Yunan ve Roma klasikleri incelemeleri ve kültürel çalışmalar gibi alanları adeta içi boş bir kabuğa çevirmiştir.” (110)

Fleming’in üniversitelerdeki idari görevlilerin konumunu (ve giderek artan sayısını) ve öğrencilerin yüz yüze kaldığı ağır sorunları anlattığı sayfalar da öğretici. Borçlanan öğrenciler, intihar edenler, düzmece tez ve ödev piyasası, müşteri konumundaki öğrenci ile hocalar arasındaki sağlıksız akademik ilişki vs.

Fleming’in kitabı, üniversitenin tüm bileşenleriyle sıkıştırıldığı piyasa kapanının işleyişini ve ‘uzun ölüm’ün evrelerini açık sözlülükle betimliyor. Konuyla ilgilenen herkese hararetle öneririm. Bir sonraki yazıda ‘biz’e döneceğim.

Kitabının ilk sayfalarında şöyle demiş yazar: “Çoğu akademisyen karşı koymak yerine, harabenin içinde kendine bir yer bulmakla yetinmektedir. Karanlık akademi dediğim şeye zemin hazırlayansa, mazereti olsun olmasın, alttan alta akan bu teslimiyetçiliktir.” (6)

Video önerisi: Ankara’nın Dost kitabevi üzerine çok güzel bir belgesel. Nazlı Berivan Ak hazırlamış: ‘Dost: 49 yılın hikâyesi.’

Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın ‘Adalet ve Esat Âdil’ başlıklı yazısı.


© Diken