We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bana ‘milli iradeciliğin’ resmini yapabilir misin, ileri demokrat!

95 20 91
22.08.2021

1950’lerden bugüne, halk ve onun çıkarlarıyla pek ilgisi olmayan ‘milli irade’ söyleminin kofluğunun, niyetinin, kumaşının ve hak ettiğinin bir resmini yapmak gerekse; herhalde hiçbir sanatçı Yassıada’nın yeni hali kadar başarılı bir desen hayal etmezdi. Bir yurttaş olarak, Ada’yı bu hale getirip üzerine o oteli kondurmayı akıl eden herkese içtenlikle teşekkür ederim. Tarihe olağanüstü çarpıcı bir sembol daha bıraktıkları için.

Evet, ‘milli irade’ söyleminin milletle/halka pek ilgisi yok. DP (Demokrat Parti)’nin 1924 Anayasası’ndaki ‘egemenlik’ tanımına ilişkin çarpık yorumu nedeniyle çıkan kavgadan türemişti. O gün bugündür, sırtını irili ufaklı sermayeye dayamış Türkiye sağı tarafından tepe tepe kullanıldı ve milli irade söylemini ‘hak ettiği’ yere AKP taşıdı. Yassıada’nın yeni halinin fotoğrafı, o hak edilmiş yerin çarpıcı bir betimlemesi.

1924 Anayasası, yapıldığı koşullar bakımından anlaşılabilir gerekçelerle ‘meclis hükümeti’ ve ‘parlamenter sistem’ niteliklerini birlikte barındırıyordu. Parlamenter sistemin ana ilkeleri ve işleyişi kabul edilmiş olsa da, özellikle ‘egemenlik’ tanımı savaş yıllarının temsil düşüncesi ve 1921’in ‘meclis hükümeti’ tercihinden mirastı. ‘Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete’ verildiği üçüncü maddenin adından; ‘Meclis’in egemenliğin tek ve gerçek temsilcisi olduğu, egemenliği millet adına yalnızca parlamentonun kullanabileceği’ hükme bağlanıyordu.

DP’nin muhalefeti meclisten neredeyse tümüyle tasfiye ettiği 1954 seçimlerinin ardından, DP’liler muhalefete yönelik baskıyı giderek artırıp Anayasa’daki ‘egemenlik’ ilkesini, ‘sandalyelerin çoğunluğunu ele geçiren partinin mutlak hâkimiyeti’ biçiminde yorumlamıştı: ‘Eğer egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin ise, eğer o millet oy verip temsilcilerini seçiyorsa, eğer o temsilcilerin bir partiye mensup olanları mecliste çoğunluğu elde etmişse; demek ki o meclis çoğunluğu hiçbir biçimde kayıt ve şart altına alınamaz.’ Ezcümle, söz konusu çoğunluğu sınırlayacak bir başka güç yoktur. ‘Kanunla’ her şeyi yapmak mümkündür; oy vermeyen il ilçe yapılır, can sıkan il ikiye bölünür, sinir bozan öğretim üyeleri merkeze alınır, hazzedilmeyen yargı mensupları emekliye ayrılır, ceza ve basın kanunlarında işe gelen her değişiklik kolaylıkla yapılır vs.

DP’nin bu ‘egemenlik’ yorumu, diğer etmenlerin de etkisiyle ülkeyi büyük bir çıkmaza sürükledi ve burjuvazinin birbirine düşen iki kanadından biri, diğerinin temsilcisini askeri darbeyle devirdi.

1961 Anayasası egemenlik tanımını değiştirip ‘parlamentoyu’ egemenliği kullanan organlardan ‘biri’ haline getirdi. (Hatta son derece lüzumsuz bir işe kalkışıp ikiye böldü.) Bir daha aynı şeyler yaşanmasın diye, ‘kanunla’ dahi nelerin yapılamayacağını, örneğin hak ve özgürlükler sınırlanırken onların ‘özüne’ dokunulamayacağını hükme bağladı. Bir de tabii hâkim güvencesi için bir kurul, ayrıca özerk bazı organlar yaratırken ‘üniversite özerkliğini’ de anayasal güvence altına aldı. Bunlarla yetinmeyip memleketi AYM (Anayasa Mahkemesi) ile tanıştırdı.

27 Mayıs darbesi ardından gerçekleşen yargılamaların adı yargılamaydı, kendi değil. Sonunda üç siyasetçi, özellikle o aylarda çok etkili olan Silahlı Kuvvetler Birliği adlı ayrı bir cuntanın baskısıyla idam edildi. Bu utancın altından yetmiş yıldır kalkılabilmiş değil. Şimdi yeni halinin fotoğraflarını gördüğümüz Yassıada, idamlara değil mahkeme sürecine........

© Diken


Get it on Google Play