We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

‘Sermayenin karşı saldırısı’ ve 12 Eylül anayasacılığı…

113 33 44
12.09.2021

Yıllar önce bisikletle gezerken Bafa Gölü kıyısında pansiyonunda kaldığım ve arkadaşlığını her zaman çok sevdiğim biri, sohbet sırasında Genç Parti’ye oy vereceğini söyleyince şaşırmış, gerekçesini sormuştum. “Abi, hayatımda en önemli şeyler, karım, çocuğum ve mazot, adam mazotu 1 lira yapacağım diyor, ben de ona vereceğim” diye yanıt vermişti. Kendisi ‘küçük’ girişimciydi! Bir de ‘büyükler’in halini düşünelim.

‘Hukuksuzluk’ serzenişiyla komşu inşaatın bahçesine, mensup olduğu tabakanın kremasını akıtmak pahasına dalıveren Eczacıbaşı (Türkiye’de hukuksuzluk olma ihtimalini fark etmesi hiç kuşkusuz önemli bir gelişme!), şirketlerinin kâr oranlarını mı düşünür öncelikle, yoksa memleket demokrasisinin gelişmişlik seviyesini mi?

Ya, ‘Damat’ın ekonomiye büyük katkısını kameralar önünde övme telaşındayken rüzgârda savrulan saçlarını kontrol etmekte zorlanan Sabancı familyasının kadın üyesi, vergi affı ve türlü mali avantajlar gündemdeyken, örneğin Osman Kavala’ya yapılanları umursar mı?

Peki, Bodrum’un cennet koylarından birinde, memleket liberalizminin tipik temsilcilerinden bir sevimsizle birlikte devasa inşaata girişecek Ağaoğlu için, yönetildiğimiz rejimin, panzer altında ezilen çocuğun, bilmem kaç kişinin işsiz kalışının, cezaevindeki insanların bir önemi var mı?

Ekonomik/siyasal ‘istikrar’ yalnızca demokrasiyle değil, tarihte örnekleri görüldüğü üzere faşizmle de pekâla sağlanabiliyor. Sermayedar kâr ister, başka tasası yoktur; ola ki farklı kaygıları ve ülkeye dair toplumcul özlemleri varsa bir sermaye sahibinin, cezaevine girme ihtimali hiç uzak değildir!

Bir patron için kârını hangi siyasi/hukuksal rejim altında artıracağının, gerekli vergi indirimini Ali’nin mi yoksa Veli’nin mi sağlayacağının önemi var mı?

Türkiye burjuvazisi (Müslüman olmayanlar yok edilip mallarına çökülünce geriye kalanlar) devlet destek ve teşvikiyle palazlandı ve Batı’daki çağdaşlarının tarihsel birikimine sahip olmadığı için her zaman asalaktı. Devletten yararlanabildiği ve onu şu ya da bu ölçüde etkileyebildiği ölçüde semirebildi.

Türkiye’de gerçekleşen askeri darbelerin ve sonrasındaki anayasal düzenlemelerin nedenlerinden biri de (bana kalırsa en önemlisi) ‘sınıf mücadelesi‘nde varılan yer, Türkiye kapitalizminin niteliğidir. Cumhuriyet’i kuranlar da biliyordu elbet, ‘imtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle’ olmadığımızı. Çok partili yaşamdaki parti mücadelesi, yalnızca siyasi çizgi ve geleneklerin değil, temsil edilen sınıfsal aidiyetlerin çatışmasıydı. Bu ‘somut gerçek’ görmezden gelindiğinde geriye ‘iyi ve kötü askerler’, ‘mülayim ve sinirli siyasetçiler’, ‘kurallara uyan ve uymayan bürokratlar’ gibi, olup biteni açıklamaktan uzak ‘karşıtlıklar’ kalır elimizde.

12 Eylül darbesi, sermayenin karşı saldırısıydı. Saldırılan, 1961 Anayasası’yla tanınan hak ve özgürlükler demetiydi. Bu yargı, 12 Eylül 1980 öncesinde yönetimden, yöneticilerden ve şiddetten kaynaklı sorunlar yoktu, anlamına gelmiyor. Ülkeyi yaşanmaz hale getiren gelişmelerin kökeninde, sınıf mücadelesinde konumları zedelenenlerin öfkesi ve geleceğe yönelik talepleri vardı.

‘Karşı saldırı’ ifadesini Korkut Boratav Hoca’nın ‘Türkiye İktisat Tarihi / 1908-1985’ adlı kitabından borç alıyorum ((Gerçek Yayınevi, 1988) ve kitabın 119’uncu sayfasından itibaren anlatılan (1980-1985 arası) gelişmelerden bazı alıntılar yapacağım.

1960 darbesi, burjuvazinin bir kanadının diğerinden aldığı rövanştı. 1950’lerin sonlarına gelindiğinde muhalefetin memnuniyetsizliğinin çok sayıda haklı nedeni vardı. Bunlardan birinin de gelir durumu göreli bozulan grupların başında gelen memurlar (yani, subaylar da!) olduğu ihmal edilmemeli. Bülent Tanör’ün ‘İki Anayasa / 1961-1982’ adlı kitabında referans verdiği emekli general Fahri Belen’in sözleri şöyle: “Ordu efradının eski kışlalardaki hayatıyla, iktisadi devlet teşekküllerindeki lüks hayat bir tezat teşkil ediyordu. Emeklilik durumu da orduyu endişeye düşürüyordu. Maişet derdiyle gece şoförlük ve buna benzer işler yapan subaylar vardı.”

Ha keza, 27 Mayıs’ın ardından Cemal Gürsel de -kendisi rahatsız olduğu için Fahri Özdilek tarafından okunan- Kurucu Meclis’i açış nutkunda ekonomi/zenginleşme konusuna da yer ayırmıştır: “…memleket birtakım maceracı ve tecrübesiz ellerde, maddeten ve mânen perişanlığa doğru sürüklenmiştir… doymak bilmeyen ahlaksız maddecilerin, millet zararına süratle milyonlar kazanmasına adeta yardım edilmiştir… bir taraftan da milleti 19 milyar borca sürükleyen kalkınma edebiyatı ile…”

27 Mayıs ya da herhangi bir darbenin salt ekonomik-sosyal etmenlerle açıklanamayacağını, siyasi düzlemdeki çelişkilerin özgül yanları olduğunu ve her birinin iç içe geçtiğini; buna mukabil sermayedar tavrı ve burjuvazinin iç çekişmelerinin gelişmelerdeki payının görmezden gelinmemesi gerektiğini, anlatmaya çalışıyorum.

Burjuvazi deyip geçmeyin, daha 1962 sonunda Vehbi Koç’un İsmet İnönü’ye genel başkanlıktan çekilme telkininde bulunabilmesi, ne kadar ilginç değil mi! Can........

© Diken


Get it on Google Play