Toplum olarak biz ne ara heyecanlanmayı bu kadar küçümsedik?
Toplum olarak biz ne ara heyecanlanmayı bu kadar küçümsedik?T
Geçen aralıkta odaklanmak konusunda yazdıklarım için özellikle fikirlerine saygı duyduğum insanlardan çok güzel yorumlar aldım.
Yazımın yayınlandığı gün arkadaşım Saydun Gökşin ile hararetli bir sohbetin arasında, ‘odaklanmak’ kadar ‘heyecanlanmak’ konusunun da önemini konuşuyorduk ki bende yine fikirler uçuşmaya başladı.
O günlerde yazmaya başlamıştım, bugüne denk geldi, buyrun bakalım…
Törpülemişiz de törpülenmişiz
Şunu sorarak başlayayım:
Toplum olarak biz ne ara heyecanlanmayı bu kadar küçümsedik?
Heyecan sanki çocuklara ait bir şeymiş gibi davranılıyor hep.
Büyüyünce de geçmesi gerekiyormuş gibi sanki.
‘Gerçekçi ol’, ‘Ayakların yere bassın’, ‘Çok da heveslenme’, ‘Beklentini düşük tut’ diye diye törpülemişiz de törpülenmişiz yıllarca.
Heyecan aslında bu coğrafyada hep biraz şüpheli yaklaşılan bir şey de olmuş anladığım kadarıyla ve kültürümüz de heyecana eskiden beri hep temkinli yaklaşmış.
‘Hevesini kursağında bırakırlar‘ demişiz, ‘Ayağını yorganına göre uzat‘ diye uyarmışız.
Sanki umut, kontrol edilmezse insanı yoldan çıkaracak bir şeymiş gibi konumlandırılmış kafamızda.
Sonra da sabahları yataktan zor kalkan, yaptığı işten keyif almayan, günleri teker teker sayan, haftaları ise itekleyen bir topluluk hâline gelmişiz.
Bi’ düşünün lütfen… Hayatta iz bırakan hiçbir işin heyecansız yapıldığını göremezsiniz.
Heyecan zaten sadece bir duygu da değildir bence, bir motordur aynı zamanda.
Çok uzun senelerdir Amerika’da yaşayan arkadaşım psikolog Sibel Gülgönen ile bol bol ve uzun uzun Amerika-Türkiye arası sohbet ederiz.
Özellikle Türkiye’nin nispeten dezavantajlı bölgelerinde yaşayan gençlerle sohbet etmeye giderken ondan çok yardım alırım.
Hatırlıyorum bir-iki sene kadar evvel, bir sohbetimizin arasında son yıllarda sıkça konuşulan ve gençlerle konuşurken dikkat etmem ve onlarda harekete geçirmem gereken bir kavramdan, ‘içsel motivasyon’dan bahsetmişti.
‘İçten gelen bir istekle yapılan işler‘ oluyormuş bunlar.
İnsanı hedefleri doğrultusunda zaman gözetmeksizin ayakta tutan bir yakıt aslında bu heyecan.
Heyecan duyduğumuz bir işle uğraşırken zaman da farklı bi’ geçer, adeta akar gider, öyle değil mi?
Yorulursun ama tükenmezsin.
Zorlanırsın ama tüymek istemezsin.
Hata yaparsın ama asla vazgeçmezsin.
Dünya çapında gerçekten kalıcı işler başarmış insanlara baktığınızda ortak bir cümle duyarsınız:
“Kolay değildi ama her sabah yeniden ve deli gibi çalışmak istedim.”
“… zorunda kaldım” demiyor.
İnsanlarla hayatını konuşup kendisiyle yaptığı muhasebeyi biraz kazıdığınızda hepsinin altından aynı eksiklik çıkıyor ne yazık ki.
Depresyon, kaygı, yönsüzlük, erteleme, kopukluk ve bunların benzer çeşitleri.
İnsanların çoğu ‘hiçbir şey için için yanmaması‘ndan muzdarip.
“Ne yapmak istiyorsun?”
Ama biraz daha kurcalayınca anlıyorum ki asıl sorunları ne yapmak istediklerini bilmemeleri değil, neyin onları heyecanlandırdığını hiç düşünmemiş olmaları.
Çünkü belki de kimse onlara bu soruyu sormamış hayatlarında.
Çünkü yıllarca ‘İş bul’, ‘Garanti olsun’, ‘Risk alma’, ‘Önce para kazan’ diye diye, diye diye heyecanı ya ertelenmesi gereken bir lüks, ya da başa bela bir heves gibi öğretmişiz gençlere.
İnsanı asıl hayata bağlayan nane
Heyecan olmadan disiplin de olmaz.
Heyecan olmadan odaklanmak da zor olur.
Heyecan olmadan emeğin devamlılığı da sekteye uğrar.
Güne heyecanla uyanmak demek, her sabah kalkınca yatakta coşkuyla zıplamak demek de değil tabii ki.
Ama ne demek biliyor musunuz?
“Ben bugün de buradayım” diyebilmek demek.
Bir sebebinin olması demek, bir şeyin ucundan da tutuyor olmak demek.
İnsanı asıl hayata bağlayan nane de işte bu aslında.
Heyecan yanlış da anlaşılıyor bazen.
Heyecan, ‘Zor ama sonunda değecek‘ hissi ve ‘Henüz olmadı ama oluyor, az kaldı’ duygusu aslında.
Benim hayatımda iz bırakan insanlar genelde en yetenekliler değil, en heyecanını kaybetmeyenler olmuştur hep.
MSA’da da bunu çokça görürüz.
Tekniği iyi olup heyecanı bitmiş biriyle, tekniği daha yolun başında olan ama gözleri parlayan biri arasında kaldığınızda, geleceği olan her zaman o ikincisi olur; o gün onun hakkında hissettiklerinize, ileri tarihlerde de şahit olursunuz zaten.
Donuk ve sönük birini düşünün, bir de gözlerinden alev çıkan birini.
Öğrenci adaylarında da bu böyle, öğrencilerde de böyle, mezunlarda da, herkeste aynı olur bu sonuç.
İş öğrenilebilir, ama heyecan ne öğrenilebilir, ne zorlanabilir, ne de gitmişse geri getirilebilir.
Heyecanla işini yapan biri etrafındaki herkesi yukarı çeker.
Heyecansız biri ise en iyi ortamı bile ağırlaştırır, hatta söndürür, öyle değil mi?
O yüzden de aslında heyecanı sadece bireysel bir hâl olarak değil, kolektif bir etki olarak da düşünmek lâzım bence.
Yani hikaye bir anda ‘Ben ne yapıyorum’ olmaktan çıkıverip ‘Nasıl yapıyoruz’a dönüşüveriyor.
Bugün birçok insan işinden değil, işini yapma biçiminden yorulmuş durumda; hele son zamanlarda.
Bir insan sabahları neden yataktan kalkmak istemez?
Çünkü onu çağıran bir şey yoktur.
Heyecan yoksa gün ağır gelir.
Gün ağır gelince hayat da ağırlaşır.
Sonra biz buna tembellik, hâlsizlik falan deriz, ama asıl eksik olan şey çoğu zaman heyecandır aslında.
Kendisi bir heyecan hissetmediği için, kendisiyle bir bağ kuramadığı için ve yaptığı işin içinde bir parça ‘ben’ bulamadığı için, içi de zaten kıpırdamaz ve tavana bakar kös kös.
Heyecan dediğimiz, aslında bir anlamda insanın kendisiyle teması gibi bir şey, ne dersiniz?
Belki de arada bir (hatta sık sık) şunu sormalıyız kendimize:
“Ben bu hayatta en son neye gerçekten heyecanlandım?”
Cevap çok eskiyse, oturup bi’ düşünmenizi tavsiye ederim.
Çünkü heyecanız kaybolduğunda geriye sadece alışkanlıklarınız kalır.
Alışkanlıklarınız ise bir yere kadar taşır sizi, hatta taşımaz, taşıyamaz.
İlerleme, büyüme, üretme ve hayattan tat alma…
Bunların hepsi heyecanla başlar.
Güne heyecanla uyanabilen bir insan, hayata karşı hâlâ merakı olan insandır. Kesin bilgi.
Merak varsa öğrenme de vardır.
Öğrenme varsa emek de vardır.
Emek varsa bir yol da mutlaka ama mutlaka vardır.
Hepimiz için elzem olan, daha çok iş yapmak ya da daha iyi işler bulmak değil, heyecanlandığımız işleri bulmak, heyecanlandığımız işleri yapmak ya da yaptığımız her ne ise onu heyecanlanabileceğimiz bir yöne doğru sürüklemek olmalı bence.
Çünkü inanıyorum ki bir insan ancak birşeylere heyecan duyuyorsa hâlâ hayattadır.
Yoksa da zaten çoktan ölmüştür.
