'Hikaye'nin en uç noktası |
'Hikaye'nin en uç noktası'
Salı ve çarşamba peş peşe yaşadığımız iki acı olay, tüm Türkiye’yi üzdüğü gibi beni de derinden etkiledi.
Okula, spora ya da başka bir yere gönderdiğin çocuğunun o akşam eve dönmeyeceğini düşünmek bile kahreder insanı.
Değişik bir açıdan girmek istiyorum müsaadenizle konuya…
Okulda, mahallede, spor kulübünde ya da yazlıkta, çocuğun içinde yanan önemli ateşlerden biridir görülmek ve tabii görüldüğü duygusunu da içinde hissetmek.
Çocuk olmaya bile gerek yok hatta…
Hayatımın zor dönemlerinden birini 2001 ile 2005 arasında yaşadım.
Sıkı bir tokat yemiş ve iflas etmiş biri olarak, bilgim, tecrübelerim ve tanıdıklarımla mecazi anlamda hayatta kalmaya ve yeni baştan eski bildiğim hayatı inşa etmeye gayret ediyordum.
O dönemde en önemli ihtiyacım para değil (o da vardı tabii ki ama) görülmekti sanırım.
Karımla o dönemde tanıştım.
Onun tarafından, o yokluk ve o zorluk içinde görülmek ve tabii hâlâ görülebilecek bir şeylerim olduğunu hissetmek iyi gelmişti ruhuma.
“Her şey insanlar için” derdi Edvard abi…
‘Hikaye’nin en uç noktası
Deniz Zeyrek aynı çarşamba akşamı YouTube yayınında şöyle bir cümle kurdu.
“Bu çocukların umudu da yok, ümidi de.”
Ne berbat bir tesadüftür ki Habitat Derneği’nce yapılmış bir araştırmanın yayınlaması da tam bu üzücü günlere denk geldi.
Türkiye’de gençlerin sadece yüzde 45’i artık geleceğe umutla baktığını söylüyormuş bugünlerde. Gelin görün ki bu oran 2017’de yüzde 67’lerdeymiş.
“İş arayan gençlerde umut yüzde 16’ya düşmüş” diyor aynı araştırma.
Ve her dört gençten biri, gidemeyeceğini bilse bile hâlâ başka bir ülkede yaşamak istiyormuş.
Deniz beyin cümlesinin altını biraz daha deşince şöyle bir soru çıktı karşıma: Bu çocukları acaba kim görüyor?
Umut ne yazık ki öyle içimizde kendiliğinden biten bir meyve ağacı değil pek tabii.
Umut, birinin bizi gördüğü, “Sen değerlisin, sende bir şey var ve ben de bunu görüyorum” dediği anda yeşermeye başlıyor. O göz yoksa üzerinde insanın, ışık da olmuyor o karanlığın ucunda.
Urfa ve Maraş’ta olanlar, aslında bu ‘hikâye’nin en uç noktası.
Aynı çığlığın değişik sesleri
Aslında ‘görünmemek’ hissinin daha küçük, daha sessiz ve daha sinsi rollerde ve farklı mahallede dolaşan, birbirinden farklı çıkışları da var.
Sokak kedisine ve köpeğine taş atan çocukta da var, sınıfta bir arkadaşını hedef alan çocukta da. Sahte hesaptan linç başlatan insanda da var, evde kardeşine ve annesine el kaldıranda da.
Küçücük yaşında sigara içen, alkol kullanan ve hatta madde kullanan gençlerde bile var bu bir yerlerde.
Bahis sitelerine düşen mi istersiniz, dersini defterini bırakıp kafasını sıraya koyan mı, tüm teneffüsleri duvara yaslanarak geçiren çocuklar mı istersiniz, ne bakılan, ne görülen, ne de anlaşılan mı?
Gittikçe tırmanıyor cümleler olduğu yerde, farkında mısınız? Hadi daha da çıkalım yukarı.
Kendine zarar veren ve yaşamak istemediğini bir deftere yazanlar tanıdım geçen sene.
Ve onun da işte bir üstü, en uç nokta: Elinde silah ve bir okul kapısı.
Aslında ayrı ayrı davranışlar ve farklı seviye başkaldırılar gibi dursa da hepsi aynı sinyalin ve aynı çığlığın değişik sesleri bunlar.
“Ben buradayım, görün beni” diyor hepsi.
Araştırmalar ve bulgular
Bu konuda dünyada ne araştırmalar yapılmış diye yine Claude’a danıştım ve şunları öğrendim:
Denver Üniversitesi’nden Dr. Frank Ascione’nin Adalet Bakanlığı için hazırladığı meşhur bir raporu var. Raporda hayvana eziyetin genellikle insana şiddetin ilk sinyali olduğu anlatılmış hep.
California Üniversitesi’nden Dr. Vincent Felitti’nin 30 yıllık araştırması ise çocuklukta dört ya da daha fazla travma yaşayan kişilerin, intihar girişimi riskinin genel kabul olarak alınan rakamın 12 katı olduğunu ortaya koymuş.
Ama aynı araştırma şunu da söylüyormuş: Bu sorun erken görülüp müdahale edilebilirse risk oranı çok aşağı düşüyor. Yani sonuç değiştirilebilir.
Montreal Üniversitesi’nden Dr. Richard Tremblay’ın çok rahatsız edici bulguları var elinde. Saldırganlığa........