Entelektüelsen hesap vereceksin

Entelektüelsen hesap vereceksinE

Knut Hamsun, Behçet Necatigil’in leziz çevirileriyle neredeyse Türkçe konuşmuş ve öyle sevilmiş bir yazar. Norveç’in en ünlü Nobel ödüllü yazarı.

Adı geçtiğinde Knut Hamsun’un romanlarının yanısıra bir başka hikâye de hep anlatılır…

Hamsun, 2’nci Dünya Savaşı’nda Norveç’in işgali sırasında Nazi yanlısı olmuş, Hitler’e hayranlığı öyle boyutlara ulaşmış ki intiharının ardından övgü dolu bir anma yazısı yazmış. Hikâyenin asıl vurucu kısmı bundan sonra olanlar. Norveç halkı bütün bunların ardından bir zamanlar severek okuduğu romanlarını, Hamsu’un kapısına bırakmış; sessizce, hiçbir şey söylemeden. Kimse ona – hak ettiği halde – “Pis faşist” diye bağırmamış; kimse kapısını dahi çalmamış.

Sessizce kapısına bıraktıkları romanlar, okurlarının Hamsun’a artık inanmadığını, yüreklerinde ona yer kalmadığını söylemiş olmalı. Bir zamanlar sevdiği yazarı hayatından çıkardığını ilan etmiş okur. Hamsun, hayatının sonlarını utanç içinde geçirmiş olmalı. Norveç halkı, edebî dehasını takdir etse de Nazi işbirlikçisi Hamsun’u hâlâ utançla anıyor.

21’nci yüzyılın Nazileri milyarderlerle kol kola, insan kaçakçısı, pedofili, ırkçı, Bill Gates’e “Yoksullardan nasıl kurtulabiliriz?” diye soran Jeffrey Epstein’in yakın arkadaşı; hem de pedofili olduğu tescil edildikten sonra ilişkisini sürdürüyor. Amerikan sağının bilinen isimlerinden, neo-nazi ideolojisiyle tanınan Steve Bannon’la sırıtarak çektirdiği dostane fotoğrafları var. Sağcı, neo-nazi demeden bayağı sarılmış neredeyse, epey vakit geçirmişler anlaşılan.

Chomsky hakkında yazıldı söylendi, bu davranışlarının kitaplarındaki izleri bile sürülmeye kalkışıldı. Şimdilik bu konuda sessizlik olsa da akademide ya da herhangi bir araştırmada ona referans vermek istemeyen, yani adını anmak istemeyen kişilerin çoğaldığını düşünüyorum. Çok mu duygusal bir tavır? Hayır, ilkesel bir tavır bu. Neo-naziyle kol kola bir zihnin ürettiklerini istemiyor okurlar; kitaplarını kapısının önüne bıraktılar.

İki hikâyede de ortak bir şey var. Entelektüeller, aydınlar ya da yazarlar sadece yazdıklarıyla anılmaz. Yaptıkları da her zaman göz önündedir. Hatta entelektüelin yazdıkları kadar yaptıkları da önemlidir, çünkü bu pratikler bir ülkedeki entelektüel kültürü üretir. İktidarla işbirliğini ‘entelektüellik’ diye pazarlayan bir pratik, ülkedeki entelektüel iklimi çölleştirir.

Entelektüelin en önemli özelliği ‘hesap verebilir’ olmasıdır; entelektüelin kamusal sorumluluğu budur. Entelektüel, iktidarlara kafa tutan, hesap soran ve eleştiren bir ‘konum’ alarak biçimlenir; diğer yandan kendisi de eleştiriye açıktır ve bu eleştirileri eşit bir konumdan tartışır, tepeden değil. Bu perspektif entelektüel özneyi üretir.

Bourdieu’nun sıklıkla anımsattığı gibi bu ‘hesap verebilirlik’ entelektüelin temel özelliğinden, yani kendisine ve yaptıklarına da uzaktan bakabilme yetisinden gelir. Öz-düşünüm, der Bourdieu, yani kendine ve yaptıklarına da eleştirel bakabilmek, özeleştirisini yapabilmek, entelektüelin vazgeçilmez özelliğidir. Kendisine de eleştirdiği olgular kadar uzaktan ve eleştirel bakabilmektir bu; kendi küçük çıkarlarına ve grup aidiyetlerine sıkışıp kalmamak. Entelektüel bu anlamda ‘büyük’, yani hatasını görecek kadar büyümüş, çocuk gibi savunmaya geçmeyen bir yetişkin, iktidarlarla işbirliği yapmayacak kadar da tok bir insandır.

Bir kahraman mı arıyoruz kendimize? Çok mu zor bunları yapmak? Psikanalist Alice Miller’in söylediği gibi “Doğruyu söylemek kolaydır; doğrunun iktidara ihtiyacı yoktur; iktidara ve tahakküme yalanın ihtiyacı vardır.” Bir çocuğun “Kral çıplak!” diyebilmesi doğruyu söylemenin kolaylığını gösterir; elbette kişisel çıkarlarla ve grup aidiyetiyle birtakım iktidar hesaplarına girmemişseniz, kolaydır.

Kısacası, entelektüelseniz ya da bir entelektüel olarak kamusal alanda yer alıyorsanız, her şeyiniz, evet, her şeyiniz, tüm yaptıklarınız, yazdıklarınız kadar eleştiri konusudur, çünkü siz bu role soyunmuş, kendiniz dahil her şeye eleştirel bakabileceğinizi ilan etmişsinizdir.

Örneğin feminizmi savunan bir çevrede olup karısını döven, sevgililerine psikolojik şiddet uygulayan bir şiddet faili olamazsınız. Ya o çevreden atılmalısınız ya da özeleştirinizi yaparak kamusal özür dilemelisiniz. Hem öyle olayım hem de böyle olsun derseniz, bu ikiyüzlü iktidar pratiğiyle entelektüel kültürü çürütmüş olursunuz. Özgür bir entelektüelden çok, erkek bir iktidar çevresinin üyesi olarak hatırlanır ve öyle anılırsınız.

Bir süre önce ölen bir siyasi tarihçinin ardından, onun bir cemaatle nasıl kol kola girdiğini anlatan yazılar yazıldığında, çevresi nereydese bir fedai edasıyla bu yazılanlara saldırmıştı. Onu sadece yazdıklarıyla eleştirebilirmişiz! Okumuş muyuz onun yazdıklarını? Oysa sadece yazdıklarıyla eleştirilmek ancak bir hayran kitlesinin kriteri olur. Cemaatçi tarihçi sadece yazmadı, aynı zamanda bir aktör olarak siyaset sahnesine girdi, siyasi bir cemaati savundu ve güçlendirdi. Tarihçiliği kadar siyasi eylemleri de konuşulacak elbette.

O tarihçi, nasıl bir dönemin tarihini yazdıysa, 2010’ların siyasi tarihini yazacak bir başka tarihçi de, cemaatçi tarihçinin siyasi eylemlerini yazacak. İsteseniz de istemeseniz de yazacak, yazmak zorunda, çünkü ‘entelektüel’ gömleğiyle yapılan bu eylemlerin siyasi sonuçları oldu. Çorbadaki tuzu yazılacak! Çorba tuzdan ibaret değil elbette ama tuzu kadar yazılacak!

Yine benzer bir hikâye. 2010’larda iktidarın siyasi kampanyasının yüzü olarak televizyonda kanal kanal dolaşan ‘ağır entelektüel’ bir ‘ağbi’ eleştirildiğinde, etrafındaki hayran kitlesi büyük bir taaruza geçmişti. Öyle televizyon seyredilerek o büyük insan anlaşılmazmış, onun yazdıklarını okumak gerekirmiş. Propaganda işine girişen ‘entelektüel’in bu siyasi eylemine ‘eleştiri yasağı’ getirildi neredeyse. ‘Sadece yazdıkları’nı konuşma kriteri nasıl bir siyasi eleştiri kriteri olabilir ki? Ayrıca yazdıkları da eylemlerindeki propagandayı takip ediyorsa, ne söylememiz gerekiyor?

Televizyon kanallarında propaganda yapan ‘entelektüel’i televizyon seyrederek anlayamazmışız. Peki bizler niye okuruz? Tüm okumalarımız, aslında dünyayı okuyabilmek içindir; kendi gözlerimizle dünyayı okuyabilmek için. Kanal kanal dolaşıp propaganda yapan ‘entelektüel ağır ağbi’ siyasi bir olguydu fakat “Sadece yazdıklarını oku, sakın eylemlerini eleştirme!” diye sopa sallayan bir güruh vardı.

Bunu da okumak gerekiyor, çünkü işte bu pratikler entelektüel kültürü belirliyor. Birtakım isimler etrafında dönen uyduların pratiği mi bu entelektüel kültür ki, kime neyi okuması gerektiği dikte ediliyor? Bunlar da yazılacak, isteseniz de istemeseniz de, çünkü entelektüel kültürü oluşturan temel pratikler bunlar. Tüm bu pratikler, geleceğin kültürel pratikler antropolojisinin ve siyasi tarihinin konusu. Ad hominem, yani kişiye, kişiliğe yönelik yergi ne kadar sorunluysa, ad hominem övgü de entelektüel kültür için o kadar zararlıdır. Bir kere adı ‘iyiye’ çıkmış biri artık ne yapsa övülür; yazdıkları, yaptıkları her şey onaylanır ve eleştirel bakışın dışında kalır. Gerçekten yaptığı her şey asla eleştirilmeyecek kadar kaliteli midir? Yoksa sadece ne yapsa alkış mı tutuluyordur?

Diğer yandan ‘yazdıklarını okuyup eleştirmek’ de başka sorunlara yol açıyor diye görüyorum. Örneğin ‘tuğla gibi’ bir siyasi tarih kitabı yazmışsınız, hızınızı alamayıp Türkiye’deki feminizm konusunda da yazmışsınız. Hareketin içindeki feminist bir kadın, eli yüzü düzgün birkaç ‘naçizane’ eleştiri getirmiş yazdıklarınıza, ama bu eleştirileri ‘öznel’ bulduğunuz için basmamışsınız derginizde; asla bir tartışma ortamı açmamışsınız, ben yaptım oldu havasında bitirmişsiniz tartışmayı.

Öyle ya, bir erkeğin feminizm hakkında yazdıkları ‘nesnel hakikat’tir, ama hareket içindeki bir kadının bu ‘büyük hakikatler’e getirdiği eleştiri ‘öznel ve değersiz’; tartışmaya bile değmez. İşte size erkek egemen entelektüel kültür kuran bir pratik. (Bu söylediklerimin kanıtı şurada.)

Entelektüel, küçük çocuklar için rol modeli olabilir elbette. Dünyayı kendi gözleriyle gören çocuk, kendi gözlerini kaybetmek değil, eğitmek, yetiştirmek ister, ama ağır hayranlık, entelektüel kültür için en büyük tehlike. Bir entelektüel, yazdıkları kadar siyasi eylemleri ve yaptığı propagandalarla da eleştirilince etrafındaki hayran kitlesi onu eleştiren herkesi ‘faşist, milliyetçi ve aptal’ ilan etti.

Hatta hızını alamayan bir hayran, “Onun zekâ ve bilgi seviyesinin değil zekâtı, sadece fitresi dahi sizin gibilerin topunu ihya etmekle kalmaz, aklınızı başınızdan alır, hepinizi Mecnun eder” yazdı. Eleştirenleri aynı kefeye koyup tepeden bakan, küçümseyen ifadeler! Aynı entelektüel, kendisine yönelen eleştirilerin kaynağının ‘öğrenme korkusu‘ olduğunu yazdı. Yani biz eleştirenler onun ‘derin’ bilgisini öğrenmekten korkuyoruz, aslında ona bir çeşit hasetle bakıyoruz.

Yapay zekanın bu kadar yaygınlaştığı çağımızda, ‘entelektüel’in vurgusu bilgi ve öğrenme olamaz. Entelektüel hiçbir zaman sadece ‘bilgi ve öğrenmek’ten ibaret olmadı. Entelektüeli tanımlayan şey ‘etik’ oldu her zaman. Entelektüelin en büyük yetisi, yani etiği, kendisine eleştirel bakabilmekti: öz-düşünüm (self-reflexivity). Yani kişisel çıkarların ve grup aidiyetlerinin dışına çıkarak kendine ve dünyaya bakabilmek. Eleştirildiği zaman tepeden kibirle bakmak değil, ‘Öğrenin de gelin’ diye naralar atmak değil, eşit bir konumdan tartışmaya istekli olmak tanımlıyor entelektüeli.

İktidarlar hesap vermekten ve eleştirilmekten nefret eder! Bunun tersi de doğrudur, hesap verilmeyen, eleştiriye sopa sallanan her yerde bir iktidar görürsünüz; makrodan mikroya. Bir korku vardır iktidarda; ayrıcalıklı yerini kaybetme korkusu, eşitlik korkusu. Diğeri de ‘Alladoxaphobia’ olarak ifade edilen, başkasının farklı fikrinden duyulan korku, eleştirilme korkusu. Hesap vermek istemeyen iktidarların korkusu!


© Diken