Çerçeve | Sanatçı ve Eşinin Aynadaki Portresi – Vilhelm Hammershøi |
Çerçeve | Sanatçı ve Eşinin Aynadaki Portresi – Vilhelm HammershøiÇ
Danimarkalı ressam Vilhelm Hammershøi’ın kendisinin ve karısının aynadan yansımasını resmettiği 1911 tarihli tablosu.
Ayak seslerinin bomba patlaması gibi duyulacağı, gri boşluğa sıkışmış bir ev. Bir erkek, bir kadın. Temassız. Ağızlarını bıçak açmıyor ama iletişiyorlar (mı?).
Çerçevesiz oval aynada bir evliliğin romanı yazılıyor. Durup okuyoruz. Salonun ortasında varlıkla sıkı fıkı bir yokluk hissediliyor. Ev arındırılmış: Kolsuz kapılar, renksiz boş duvarlar, eşyanın ve portrenin (anıların) yokluğu, aynayı saran hiçlik, grinin 108 tonu…
Evin lüks bir sadeliği var. İletişimi taşıyor. Kadının yüzü boş duvara dönük. Aynadan hafif kambur sırtını görüyoruz. Elleri önde, gri elbisesi ayak bileklerine kadar dökülüyor. Gözü dışarıda mı? Yoksa alnını duvara mı yaslamış?
Arkasındaki adam, bizim önümüzde, onun yansımasına bakıyor. Apaçık alnı, yükselen kaş çizgileri ve sarkmış burnu sessizlikle barışık bir insanın suratını andırıyor. Yine de ifadesiz. İlişkilerini bir de aynanın yansımasından izlemek istemiş olmalı. Elleri cebinde, gözleri gözlerimizde. İletişime mi çağırıyor? Emir büyük yerden gibi hissetmemek mümkün değil. Pür sessizlik. Parmak uçlarında yürüyen bir evlilik.
Bu donmuşluk, bu can sıkıntısı, yaralar… kabullerin kucağına düşüyor. Yargısızlar. Sırtları birbirine dönük ama, tahtakuruları beklenti kuyularında iletişimi kemirmiyor. Gün boyu hiç konuşmasalar da rahatlar. Eylemsizlikten eminler. Zamanı durduracak denli güçlü, yan yana bir yalnızlık bu. Sadeliğin sesi büyüleyici.
Gün ortasında havada süzülen parlak toz tanelerinin dansı ancak bu evde izlenir, saatlerce, başka uyaranın ağına düşmeden. Öyle bir basitlik.
Zaman donmuş, pencereler kapalı, griler bulaşıcı. Çıkış yok. Adamın bakışları dünyanın boktan-bucaklığını onaylar gibi bize varıyor. Gözaltları kararmış ama şikayete yüz vermiyor. Yay gibi bıyıkları dudaklarını gizliyor. İçten bir selam versek… yok, ne adamın ifadesi değişir, ne kadın arkasını döner. Eylemin şatafatlı kostümünü yırtıp atmış iki varlık!
Bakışımızın nabzı yavaşlıyor. Eve sinmiş tahta kokusu burnumuzda. Yalnızca bir yansıma. Yalnızca bir yansımaya bakıyoruz. Yoksa bu bir kapı gözü mü? Ama kim niye suya yazılmış bir hikayeyi gözetlesin ki?
Sonuçta her şey sıradan bir uyanışla başlıyor: Kahvaltıyı tertemiz bir masada ediyorlar, mutfak lavabosu pak, giysileri dümdüz, kahveler kusursuzca tütüyor, sonra duvarların griliğinde ve kolsuz kapılarda kırışık ellerini gezdiriyorlar, güneş girmeyen evin her köşesini adımlıyor, gün boyu maddeyi hissediyorlar, ah, aynalarda birleşip hiç konuşmuyorlar ve bütün bunları hayranlık verici bir durulukla sürdürüyorlar.
Bakışımızın nabzı durdu duracak. Seks sonrası dağınık yataklar nasıl kokuyorsa adamla kadının mesafesi de öyle… Bütün bu sükunet, bakışımız yavaşladıkça, bir arzuya gelgel ediyor.
Adamın bakışlarında bir muziplik mi var? Yalnızca bir yansıma. Yalnızca bir yansımaya bakıyoruz.
Çerçeve | Boynu Bükülmüş Otoportre – Egon Schiele
Çerçeve | Işık İmparatorluğu – René Magritte