Safran kırmızı çizgimiz!
Marmaray’ın Kartal durağında indim; Adliye, Metro, Sanayi’den de geçen minibüse bindim. O sırada Erkin Koray, ‘Meyhanede’ şarkısına “Öyle sevdalı durma rakı doldur, olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” diye giriş yaptı.
Parayı uzatırken Erol Budan, ‘Meyhane Köşesi’ni (ki dikkatinizi çekerim, bu köşenin adıyla aynı) söylüyordu. “Bir meyhane köşesinde olacak ölümüm, kadehleri şerefime içmeyin o gece” deyip içimi kararttı.
Ardından Selim Koltuk aldı mikrofonu eline. O da köprüleri yakmaya hazır:
“Ne olacaksa olsun, adın çıksın mahallede,
Kıyametler kopsun, eğlenelim meyhanede.”
Yok, hayır, tüm bu meyhane temalı şarkıları çalan minibüsün şoförü değil, benim. Efendim, içinde ‘meyhane, meyhaneci, meyhanede, meyhanesi, meyhanenin, meyhaneler…‘ ve diğer uzantılarının geçtiği şarkıları Spotify’da oluşturduğum Meyhane Köşesi adlı çalma listesinde bir araya getirme işine soyundum. Bu haftanın konusu meyhaneye de havaya girmek için listeyi dinleyerek gidiyorum.
Kartal Esentepe’deyim. Köşede ineyim. Safran Restaurant yürüyerek birkaç dakika ötede. Bir apartmanın giriş katı, kaldırıma kadar çıkılmış.
Hep yaptığım şey, girmeden önce mekânın dışarıdan fotoğrafını çekerim. O sırada tesadüfen dışarı çıkan beyefendi niye fotoğraf çektiğimi sordu. “Sakıncası var mı?” dedim, “Yok da niye çekiyorsunuz?” dedi. “Gittiğim meyhanelerin fotoğrafını çekiyorum, istemezseniz silerim” dedim, “Anlamadım niye çektiğinizi” dedi. “Peki, yeriniz müsait mi?” dedim, “Hadi buyrun” dedi. Hafif de azarlanıyorum.
Girince karşı köşedeki ilk masayı seçtim. Tüm salona hâkim. İlk müşteriyim. Sırtımı yol tarafına verdim.
Yerleştikten sonra kendimi tanıtıp derdimi anlattım. Gergin başlayan ilişkimiz hemen tatlıya bağlandı. Hem de öyle böyle değil, bal-kaymak… İlişkimizin detaylarına girmeden evvel, Safran’ı tanıtayım:
Ana giriş sağda. Girer girmez sağ sütunda fiyat listesi ve altında büyük harflerle “DIŞARIDAN STRES GETİRMEK YASAKTIR!” tabelası var. Bak, suçlu hissettim kendimi. Taammüden değilse de vesile oldum.
Dedim ya, ilk müşteriyim. Hem erken, hem kandil (evet, yine), hem Fenerbahçe maçı var. Neyse ki burada maç yayını yok.
Hemen 35’liği söyledim. Meze seçmek için salonun sonunda, sağ taraftaki meze dolabına yollandım. Mutfağın da dolabın da ışıkları kapalı. Sunum için açtılar.
Bu arada kafamın içinde hâlâ çalma listesi dönüyor. Metin Şentürk ‘Meyhaneci‘yi söylüyor: “… Mezeler umrumda değil, biraz aşk getir bana, sevgiyi de yanına koy…”
Mezeler benim ‘umrumda‘ ama. Açım. Üstelik mezeler parıldıyor. Yirmi kadar varlar. Görünüşleri bile tazelik ve lezzet vadediyor.
Pancar, beyin, kereviz, şakşuka, taze fasulye istedim. Sıralama hiyerarşik değil; hepsi gönlümüzün sultanı. Yarımşar ama. Daha bunun ara sıcağı, ana yemeği var…
Geldiler. Yuh! Yarımşarı bile çoğu yerin porsiyonundan kifayetli.
Gurme edasıyla meze tadımına geçtim. O da güzel, bu da nefis, şu da… Boş yok. Bana göre tabii.
Ekmek sepeti kondu, ziyan olmasın diye geri gönderirim, içimden gelmedi geri göndermek. Belli, sıradan değil. Yakınlardaki Esentepe ve Çınar fırınlarından gelen ekşi mayalı, kepekli ekmekmiş.
Kan şekerim yerine gelince, etrafı süzmeye başladım.
Sağdaki kapıdan girince, geniş ve ferah bir salon karşılıyor. Sağdaki ve soldaki duvarların dibinde ve ortada sıralı on dört masa var. İçerisi aydınlık. Salonun sonunda sol taraf bar bankosu, ortada kapıları ahşap seperatörle gizlenmiş tuvaletler -hem kadın hem erkek-, sağ köşede de meze dolabının arkasında mutfak.
Çalma listemin diski kafamda dönüyor bir........
