Haşr Günü Altını ve Gümüşü Biriktirenlere Lanet Olsun!..

Haşr Suresi 7. ayet, Kur’an’ın en güçlü ekonomik ilkelerinden birini içerir. Ayeti modern ekonomik sistem açısından okumak, onu yalnızca bir ganimet hükmü olmaktan çıkarır; servet dağılımı, sınıflaşma ve iktidar–sermaye ilişkileri hakkında evrensel bir ölçüt haline getirir.

 “… Ki o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr 7)

Bu ifade, ayetin tarihsel bağlamını aşan normatif bir ekonomik yasa koyar. Ayetin tarihsel bağlamı savaşsız elde edilen kamu mallarının (fey) nasıl dağıtılacağını düzenler.

Mallar: Devlet başkanının, Askerî elitin ve güç sahiplerinin özel mülkü sayılmaz. Aksine şu dört temel gruba harccanmalıdır.

Ama asıl vurgu dağıtımın mantığındadır, teknik ayrıntısında değil. Modern kapitalist sistemin fiili kuralı şudur:

 Servet, sermayesi olanlar arasında dolaşır…

Finansal kazanç, finansal elitlerin olup, Rant mülk sahiplerine giderken, Devlet teşvikleri büyük şirketlere verilirken Kriz faturası her zaman alt sınıflara ödetilir…

Haşr 7 ise şunu söyler:

Servet, zenginler arasında dönen kapalı bir devre haline gelirse, bu düzen meşru değildir. Bu düzen kölelik ve zulüm üretir. Mülk sahipleri Firavunlaşır ve ellerindeki imkânlarla siyasi sosyal ekonomik ve kültürel bir sömürü düzeni inşa ederler.

Bu, ahlaki bir uyarı değil, sistem eleştirisidir. Servet yoğunlaşmasına açık bir reddiyedir. Bugün küresel servetin büyük bölümü %1’in elinde bulunuyor. Finans, üretimin önüne geçmiş durumda, Para, emek üretmeden para doğuruyor. Haşr 7, modern iktisat diliyle şunu reddeder: Oligopolik ekonomi, Finansal aristokrasi, Rant kapitalizmi ve Trickle-down (damlama) yalanı.

Kur’an’a göre, Servet “aşağı sızmak” zorunda değildir, başta toplanmamalıdır. Devletin Rolü sadece hakem olmak değil, adaletin tarafında olmaktır. Devlet seyirci değildir, “Piyasa çözer” demez, güçlüye bırakmaz. Servetin yönünü düzenlemek devletin temel görevidir. Bu, Sosyal devlet fikrine, Kamusal mülkiyet ilkesine ve yeniden dağıtım mekanizmalarına doğrudan kapı açar.

Bizim modern İslamcı iktidarların yaptığı şey tam olarak Kur’an’ın yasakladığı şeydir. Onlar bu ayeti ya hiç namaz ya da onu sadaka ahlakına indirgeyerek yapısal adaletten yana hiç bir şey yapmadan sadece yandaşlarına  servet transferi yaparlar.

Haşr 7, bugünün diliyle şunu söyler:

– Ekonomik sistem ahlaki olarak tarafsız değildir…

– Servet yoğunlaşması doğal değil, zulümdür…

– Yoksulluk kader değil, politik tercihtir…

– Devlet, zenginin muhasebecisi olamaz…

Eğer bir toplumda, zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor, servet aynı ellerde dönüp duruyorsa, o toplum Haşr 7’ye aykırı yaşıyor demektir.  İster adına İslam desin, ister modernlik desin farketmez.

Bu ayet, ne neoliberalizme uyar, ne de bugünkü “İslamî” sermaye düzenine.

İslamcılar bu ayetin hükmünden kaçmak için Haşr 7 zekâtla değil, sistemle İlgili bir ayettir derler. Zekât var ya, İslam’da sosyal adalet zaten sağlanıyor, diyerek bunun hükmünden kaçarlar. Bu, Haşr 7’yi etkisizleştirmenin en pratik yoludur. Çünkü zekât bireysel bir ibadettir, Haşr 7 ise yapısal bir ilkedir. Zekât, temelde kişinin vicdanına bırakılan ve Servetin küçük bir kısmını hedef alan bir yaptırımdır. Zekât sistemi sorgulamaz, senin malından fakirlerin en asgari düzeydeki payını hedef alır.

Haşr 7 ise servetin nasıl oluştuğunu sorgular, dolaşım yönünü hedef alır ve düzeni eleştirir.

Kur’an, “Zenginler biraz versin.” demiyor, “Servet baştan zenginler arasında dolaşan bir düzen haline gelmesin.” diyor.  Yani mesele paylaşım değil, servetin belli ellerde yoğunlaşmasıdır.

Zekât, sadece adaletsiz bir sistemi hafifletir, Haşr 7 ise adaletsiz sistemi gayri meşru kılar.

İslamcılık bu ayeti görmezden gelir. Çünkü bu ayet, İslamcılığın sınıfsal gerçeğini açığa çıkarır. Modern İslamcılık bir ahlak hareketi gibi konuşur, ama fiiliyatta bir sermaye düzenidir.

Haşr 7 ihale düzenini sorgular, rantı sorgular ve devlet–sermaye–cemaat ilişkisini sorgular. Neticede “Helal kazanç” masalını bozar. Bu yüzden İslamcılık bu ayeti hutbede okur, ama iktisatta uygulatmaz. Ayeti sadaka, yardım kolisi ve fitre düzeyine indirger. Çünkü Haşr 7 uygulanırsa,

– “Bizden olan” zengin sorgulanır,

– Cemaat sermayesi tartışılır,

– “Dindar holding” miti çöker.

Haliyle İslamcılığın suskunluğu teolojik değil, sınıfsaldır.

Şunu açık net anlamâk gerekir. Kur’an kesinlikle Kapitalist bir metin olamaz. Kapitalizmin üç ana aksiyomu vardır: Sermaye birikir, Mülkiyet kutsaldır ve piyasa adalet üretir.

Kur’an ise bu üç temeli de kırıp atar. Birikim değil, dolaşım der. Kur’an serveti biriktirilecek bir “hak” olarak değil, dolaşması gereken bir emanet olarak görür…

Kur’an, “Yığıp sayanlara yazıklar olsun…”

(Hümeze 1–2) derken Kapitalizm  “Ne kadar çok biriktirirsen o kadar başarılısın.” der. Kur’an, “Neyi dolaşıma sokmadıysan, onu çürütüyorsun.” der.

Kur’an’da mülkiyet dokunulmaz değildir. Toplumsal zarara yol açıyorsa sınırlandırılır. Çünkü kamu yararı, bireysel kârdan üstündür.

Kapitalizmde ise mülkiyet, neredeyse kutsaldır. Bu yüzden Kur’an:

– Spekülasyonu sevmez

Çünkü bunların hepsi kapitalizmin motorlarıdır. Piyasa ahlak üretmez. Kapitalizme göre bırakırsan piyasayı, o kendisini dengeler. Kur’an a göre ise bırakırsan zulüm olur. Bu yüzden Devlet pasif ve tarafsız olamaz, toplum seyirci kalamaz ve zayıflar mutlaka korunması gereken taraftır. Yani Haşr 7, ahlaki piyasa hayali değil, ahlaki müdahale ilkesidir.

Özetle Zekât, Haşr 7’nin yerine geçemez. Çünkü Haşr 7 şunu söyler: Eğer servet, aynı ellerde dönüyorsa, o düzenin adı ne olursa olsun zulümdür.

Peki bu ayetten hareketle İslami bir ekonomi taslağı oluştursak ne diyebiliriz. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Haşr 7’den hareketle Kur’an merkezli alternatif bir ekonomi taslağı sadece İslami finans makyajı değildir. Bankanın adını değiştirip faizi gizlemek hiç değildir. Bu, kökten bir mantık değişimidir.

– Temel İlke: Birikim Değil, Dolaşım: Kur’an ekonomisinin merkezinde şu varsayım vardır: Servet kişisel başarı değil, toplumsal sorumluluktur.Servet biriktikçe “masum” kalmaz, dolaşmıyorsa ahlaki sorun üretir. Ekonomik başarı kâr oranıyla değil, toplumsal etkisiyle ölçülür. Oysa bu durum, modern ekonomide tabu olan bir şeydir.

– Mülkiyet Mutlak Değil, Şartlıdır. Kur’an’da mülkiyet dokunulmaz bir hak değildir, toplumsal zarara yol açtığında sınırlandırılır. Servet vergisi yani sadece gelir değil, stok vergisi yani tekel karşıtı sert düzenlemeler vardır. Kamusal varlıkların özelleştirilmemesi, toprak ve rantın sınırlandırılması gerekir.

Haşr 7 şunu söyler: “Mülkiyet hakkı, toplumun aleyhine işliyorsa kutsal değildir.”. Oysa bu, kapitalizmin kalbine doğrudan bir  darbedir.

– Devlet Hakem Değil, Adalet Tarafında olmalıdır. Kur’an’da devlet, piyasa çözer demez, güçlü kazanıra razı olmaz ve tarafsız kalamaz. Devletin rolü servetin yönünü düzenlemek, zayıfı korumak ve güçlüye sınır çizmektir. Bu durum sosyal devletten daha ileri bir aşamadır. Çünkü ahlaki gerekçeye dayanır.

Modern devlet, büyüme olsun, sonra bakarız, derken Kur’an adalet yoksa büyüme haramdır, der.

– Zekât yardım değil, alarm mekanizmasıdır. Zekât kesinlikle sistemi “tamamlayan” bir unsur değildir, sadece sistemin başarısızlığına karşı ve ona işaret edecek şekilde yapılmış bir alarm sistemidir. Eğer Zekât sürekli gerekiyorsa, yoksulluk kronik bir hal almışsa sorun bireyde değil, düzendedir. Kur’an zekâtla bu düzen adalet üretmesiğini söyler aslında.

– Ama İslamcılık zekâtı, meşrulaştırıcı süs haline getirir ve sistemi tartışma dışı bırakır.

– Faiz yasağının gerçek anlamı sadece teknik bir finans yasağı olması anlamında değildir. Bu yasak emeğin sömürülmesine karşı bir ilkedir. Faiz paranın çalışmadan kazanmasıdır. Riski zayıfa yükler ve zamanı zengine satar. Böylece ömür boyu köleliği kurumlaştırır. Hem de devlet eliyle. Bugünkü “katılım bankacılığı” bu mantığı kırmaz sadece isim değiştirir. Bu yüzden Kur’an ekonomisi finans merkezli değil üretim ve emek merkezlidir.

Bugün Türkiye özelinde servet, açıkça “Bizden Olanlar” arasında dolaşıyor. Türkiye’de kamu ihaleleri, arsa rantları, özelleştirmeler ve teşvikler sürekli aynı çevrelere akıyor.Bu tam olarak Haşr 7’nin yasakladığı şeydir.  “Servetin zenginler arasında dolaşması” hem de devlet eliyle, cebren ve hile ile.

Ama bizim İslamcılar bunu kader diye sunuyor. “Milli sermaye” diye kutsuyor ve “Dindar girişimcilik” diyerek aklıyor. Böylece devlet, adalet tarafında değil; sermayenin kalkanı olarak hareket ediyor.

Kur’an’daki devlet, zengine mesafe koyar, Türkiye pratiğindeki devlet ise zengini korur ve borcu kamulaştırır. Kârı özelleştirir ve kriz olduğunda fatura direk halka kesilir.Kurtarma paketi sermayeye sunulurken halkın payına yeni vergi paketleri ve zamlar düşer. Bu, Haşr 7’nin tam olarak yasakladığı ve tüm Kuran metninin baştan sona lanetlediği bir durumdur.

Türkiye’de dindarlık, tüketimle barıştı, lüksle uzlaştı ve gösterişli hayırla aklandı. Gösterisi olmayan hiçbir hayra el uzatmaz hale geldi. En kötüsü de bu belki. Ama Kur’an’da zenginlik şüpheli bir durumdur, sürekli sorgulanır ve hesap ister. Nasıl bu kadar birikti diye sorar ve neden dolaşmıyor diye müdahale eder.

Açıkçası yardım kolileri yoksulluğu bitirmiyor, sadece yoksulluğu yönetiyor. Bu da iktidar için sadakat üretirken, yoksulu bağımlı kılıyor. En kötüsü de adalet talebini bastırıp yok ediyor.

Oysa Haşr 7 yardım et demiyor sadece, düzeni değiştirmeni emrediyor. Eğer servet aynı ellerde dönüyorsa, o düzen Müslümanların kurduğu bir düzen olamaz, diyor.

İslamcılar İslam tarihinden  “zengin sahabe” örneklerini de temelde zenginliği aklamak için kullanır.  Oysa bu zengin sahabe örnekleri doğru okunduğunda onların iddia ettiğinin tam tersini söylerler.

İlk olarak şunu belirtmeliyim ki, İslam tarihinde zenginlik tehlikesi aşılmadı, sürekli gözetim altında tutuldu. Zengin sahabeler bu tehdidi şu yaklaşımlarıyla aştılar:

İlk olarak mülkiyetle mesafe koyup, servetle hız, iktidarla mesuliyet arasında bir denge kurarak.

İkinci olarak mülkiyetle mesafe oluşturdular. Benim demediler hiçbir zaman. Bunu bğgğnkü münafıklar gibi mütevazi görünmek anlamında değil, gerçek anlamda içselleştirilmiş bir hal olarak ifade ettiler. Zengin sahabelerin ortak özelliği şudur: servetleri vardı ama servetle özdeşleşmemişlerdir.

Mesela Hz. Ebubekir tüm malını infak ettiğinde, Hz Peygamber ona “Ailene ne bıraktın?” diye sordu. Cevabı: “Allah’ı ve Resulünü.”

Bu cümle romantiklik olsun diye söylenmiş değildir, bu tam anlamıyla bir mülkiyet reddidir. Hz Ebubekir, serveti kimliğinin bir parçası yapmıyor yani.

Kur’an’ın en sert olduğu nokta biriktirmedir. Mesela o zengin sahabeler parayı asla bekletmezdi.Hz. Osman’ın serveti çok büyüktü ama stokçu değildi.

Tebük Seferi’nde ordunun büyük kısmını finanse etti. Develer, silahlar ve erzak bağışladı. Yani parayı tutmadı, kriz ve ihtiyaç anında dolaşıma soktu.

Bugün “zengin ama hayırsever” denilen tip önce biriktirir, sonra küçük bir kısmını gösterişli bir şekilde verir. Bunu verirken de siyasi bir yatırım gibi düşünür. Bu dünyada mutlaka daha büyük karşılığı olacak şekilde verir. Oysa sahabe pratiğinde böyle bir yavşaklık yoktur.

Zengin sahabeler serveti siyasi nüfuz için kullanmadı, devletle mesafeyi hep korudu ve malını Kuran’da emredilen kesimlere harcadı. Mesela Abdurrahman b. Avf Medine’nin en zenginlerinden biriydi. Halife seçimi sürecinde gücüne rağmen aday olmadı hakemliği kabul etti.

Bugün zenginler “Param var, sözüm olsun.” mantığıyla çalışıyor. Cemaat ve tarikat liderleri bile en zenginleri. En alimleri değil. Sahabe hiçbir zaman bunu yapmadı. Sahabe  “Param var, sorumluluğum var ” dedi ve topluma karşı maddi soeumluluklarının yükü altına girdi. Hayrım çoğalsın dedi. 

Zengin sahabeler zenginliklerini tehlike olarak görmeye devam ettiler. Hiçbiri “ben güvendeyim” demedi. Abdurrahman b. Avf “Zengin olarak hesaba çekilmekten korkuyorum.” derdi. Bu korku İman zayıflığı değil, ahlaki bilinçtir.

Bugünün zengin dindarı ise “Helal kazandım, sorun yok.” diyor. Sahabe için “Helal olabilir ama hesabı ağır.” mantığı geçerliydi. Yani günümüz dindarında ahlak yoktur. Ahiret bilinci yoktur, hesap kitap ertelenmiştir.

Zengin sahabeler lüksü normalleştirmiyordu. Gösterişli hayatları meşrulaştırmadan sade evlerde, ölçülü bir giyim ve paylaşılan sofralarda yiyip içiyorlardı.

Çünkü lüksün merhameti körelttiğini biliyorlardı. Bugünkü dindar zenginler ise lüksü başarı diye sunuyor. Gösterişi meşru kılarak tamamen ahlaksız hayatlar sürüyorlar. İşte bu sahabe ahlakıyla taban tabana zıt bir durumdur.

Çünkü zengin sahabe  zenginliği ödül saymadı, parayı biriktirip bir güven alanı saymadı ve mallarını kendileri için dokunulmazlık zırhı kılmadı. Onlar için servet kendisine karşı sürekli tetikte olunması gereken bir emanetti.

Bugün zenginlik normalleştiriliyor ve dindarlıkla aklanıyor. Eleştiri ise “haset” diye bastırılıyor. Oysa sahabe pratiği şunu söyler: Zenginlik imanla barışık bir durum değildir; ancak iman tarafından sürekli denetlenirse katlanılabilir bir durum olur.

Bugün Allah dilediğine verir denilerek bir zulüm mekanizmasına dönüşen ve sadece belli ellerde toplama servetler fakirler için sadece bir kader gibi sunuluyor. Allah, Sabredin der ama zulme karşı sabır değildir bu. Zengine karşı sessizlik meşrulaştırılmışsa din, adaletin dili olmaktan çıkıp düzenin dili haline gelmiş olduğu içindir.

Sahabe zenginlikten korkardı, bugün zenginlik övünülen bişey oldu.

Sahabe “Hesabı ağır olacak” diye korkardı, bugün bırakın helalinden bir şekilde kazanmışsam sorun yok diyorlar.

Sahabe gösterişten kaçardı, bunlar lüks konutları, şatafatlı düğünleri ve marka tutkusunu “başarı” diye sunuyorlar. Oysa Sahabe için lüks ahlaki bir alarmdı. Lüks onlar için masum bir tercih değil, kalbi bozan bir riskti.

Sahabe servetini güce çevirmedi. Oys bugün servet sadece siyasi sadakat üretiyor. Bugün zenginlik medya gücü, ballı ihaleler ve siyasal dokunulmazlık üretiyor. Oysa sahabe bunların hepsinden korkuyor ve uzak duruyordu. Çünkü bunlar Hz Muhammed’in yok etmek için geldiği kölelik bağları üreten mekanizmalardı.

Sahabe sağ elin verdiğini sol elin bilmesinden korkuyordu. Bugün hayır yapmak sadece PR aracıdır, meşruiyet üretir ve eleştiriyi susturur. Bu zaten iyilik değil, sadece zulüm ve sömürü düzenini aklama mekanizmasıdır.

Ve artık mesele sadece şudur:

Sahabe gibi yaşamak mümkün mü?

Bunun cevabı herkesin kendi nefsiyle yüzleşerek verilebilecek bir cevaptır. Artık kuramların sustupu ve sadece eylemin olduğu bir bir seviyedir bu..

Altını ve gümüşü ölçtüğünüzden daha çok sözlerinizi, niyetlerinizi ve amellerinizi ölçün..

Sözün doğrusunu söyleyenlere ve ona uyanlara selam olsun…

X'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) X

Facebook'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Facebook

WhatsApp'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) WhatsApp

Telegram'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Telegram

Tumblr'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Tumblr

Pinterest'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Pinterest

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.

Beni sonraki yorumlar için e-posta ile bilgilendir.

Beni yeni yazılarda e-posta ile bilgilendir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Dibace.Net'e abone olmak ve yeni yazılar yayınlandığında e-posta ile bildirimler almak için lütfen e-posta adresinizi girin.

İçimizdeki Susmayan Gölge

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Haşr Günü Altını ve Gümüşü Biriktirenlere Lanet Olsun!..

Eğilmeden Yükselmek: Karakterin Makama Üstünlüğü…

AYŞE TURKAY YİĞİTOn Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

İrfan PAKSOYOn Hüseyin Dedem

Sefer AkgülOn Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

selim tunçbilekOn Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Ayşe Turkay YiğitOn Süreyya…


© dibace.net