Kalabalığı Suçlamak Mı, Anlamak Mı? I Yorgun Toplumun Ruhuna Dair Psikolojik Bir Okuma…
Geçenlerde bir kafede arkamda oturanların konuşmasına kulak misafiri oldum. Biri diğerine şöyle dedi: “Abiciğim, bu toplumdan adam olmaz. Herkes birbirini yiyor. Ben de onlar gibi olmak zorundayım, yoksa ezilirim.” Bir süre sustu, sonra ekledi: “Ama onlar gibi olunca da kendimden nefret ediyorum.”
Bu cümleleri duyduğumda aklıma son yıllarda okuduğum pek çok metin geldi. “Değerler çöktü”, “toplum bozuldu” cümleleriyle dolu yazılar. Köşe yazılarında, sosyolojik metinlerde aynı tonda bir iç çekiş var. Toplumdan şikâyet eden, kitleleri “düz cahil” olarak resmeden, çözüm olarak “aklı başında” birilerinin uzun vadeli planlar yapmasını öneren bir ses.
Bir psikiyatrist olarak bu metinleri okuduğumda ilk tepkim öfke olmuyor. Daha çok şu duygu beliriyor: “Bu bakış, toplumun acısını görmekten çok, toplumun üstüne çıkmaya çalışıyor.” Kitleleri aşağıladığımız yerde onların ruhsal gerçekliğine artık erişemiyoruz.
Toplumu Makine Gibi Görmenin Çıkmazı
Bazı metinlerde topluma bakış, bozulmuş bir makineye bakışa çok benziyor. Sanki dişliler yanlış yerleştirilmiş; birkaç “tasarım hatası” düzeltilirse her şey yoluna girecek. Nüfus fazla artmışsa “kontrol edilir”, eğitim bozulmuşsa “yeniden yapılandırılır”, ahlaki çözülme varsa “yeni bir değerler dizgesi tasarlanır”. Merkezde de her zaman bir aydınlar grubu, teknokratlar…
Bu bakış kâğıt üzerinde tutarlı görünebilir. Fakat insanı sinir sistemi olan, kaygılanan, yas tutan, korkan bir varlık olarak görmezden geldiği anda gerçeklikle bağını kaybediyor. Toplum, ayar tutturabileceğiniz bir cihaz değildir. Çocukluğu vardır, travmaları vardır, geçmişle bugünü birbirine karıştıran hatıraları vardır.
Psikolojik araştırmalardan elde edilmiş temel bir bulgu var: İnsanın ilk tepkisi çoğu zaman rasyonel değildir, duygusaldır. Akıl, duygunun arkasından gelir. Kitleler için de bu böyledir. Sırf “doğru plan” yaptığımız için insanlar rüşvetten vazgeçmez, şiddet azalmaz. Önce o davranışları besleyen aşağılanmışlık duygusunu, değersizlik korkusunu görmek gerekir.
Toplum mühendisliği, kaygıyı azaltmak yerine çoğu zaman onu bastırmaya yönelir. Bastırılanın ise daha saldırgan biçimlerde geri döndüğünü klinik pratikte sürekli görüyorum.
Kalabalık Değil, Yaralı Bir Büyük Grup
Değerler çözülmesinden bahseden metinlerde “nüfus artışı”, “iç göçle şişmiş kentler” gibi ifadeler öne çıkar. Ton şudur: “Çoklaştıkça bozulduk.”
Halbuki kalabalık tek başına patoloji değildir. Sorun, kalabalığın hangi ruh hâliyle bir araya geldiğidir. Vamık Volkan’ın “büyük grup gerilemesi” kavramı bunu anlamakta işimize yarayabilir. Savaş, ekonomik kriz, hızlı göç gibi süreçlerde insanlar birey olarak baş edemedikleri belirsizliklerle karşılaşırlar. Korku büyüdükçe “ben” geri çekilir, “biz” çadırının altına sığınma ihtiyacı artar.
Ama bu “biz” olma hâli olgun bir dayanışma değildir. Panik halindeki bir kalabalığın birbirine tutunmasına benzer. Dünya “biz” ve “onlar” diye ikiye bölünür. Kendi içimizdeki agresyonu bir günah keçisine yansıtmaya başlarız. “Bizi kurtaracak” bir lidere, sihirli çözüm vaat eden bir figüre ihtiyaç artar.
Bazı yazarların “sahte kurtarıcılar türedi” diye şikâyet ettiği yerde şunu görüyorum: Psikolojik olarak gerilemiş bir büyük grup, kendini........
