menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hanefî-Mâtürîdîlik Ahmed Yesevî’de Sürdürülmüş müdür? İman Teorisi Üzerinden Bir Eleştiri…

26 1
previous day

İmam-ı Âzam’a nisbet edilen “beş eser” arasında yer alan el-Fıkh’ul Ebsat’ta şu diyalog yer almaktadır:

“İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı? diye sordum. Ebû Hanife şöyle dedi: Onun işi, Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Ve şöyle devam etti: Allah’ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mümindir. Bana ilim ehlinden birinin haber verdiğine göre, Muaz b. Cebel Hıms şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, ‘Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihatta bulunan, köle azat eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin?’ diye sordu. Muaz: ‘Onun için ateş vardır’ dedi. O genç: ‘Namaz kılmayan, oruç tutmayan beyti haccetmeyen, zekâtını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin?’ diye sorunca, Muaz b. Cebel: ‘Onun için Allah’tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım’ dedi. Bunun üzerine o genç: ‘Ey Abdurrahman’ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez’ dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de ‘Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok’ dedi.” (Öz, 2017: 42-43).

Yine İmam-ı Âzam’a nisbet edilen El-Âlim Ve’l-Müteallim adlı risalede amelin iman meselesi olmadığı şöyle ifade edilmiştir:

“Allah, iman ve ameli birbirinden ayırmıştır. ‘İman eden ve salih ameller işleyenler’ (Asr 103/2), ‘Hayır, kim muhsin olarak imanıyla bütün varlığını Allah’a teslim ederse’ (Bakara 2/112), ‘Kim de mümin olarak ahireti diler ve onun için çalışırsa’ (İsrâ 17/19) ayetlerinde imanın amel olmadığı ortaya konulmuştur. O halde müminler imanlarından dolayı namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, hacceder ve Allah’ı zikrederler. Yoksa namaz, zekât, oruç ve haccetmekten dolayı iman etmiş olmazlar (…) Farz olan şeyleri işlemeleri iman etmiş olmalarından dolayıdır. Yoksa onların imanı, farz olan şeyleri yaptıklarından dolayı değildir.” (Öz, 2017: 11).

Keza, Ebu Hanîfe’nin Osman el Bettî’ye Yazdığı Risale’de şöyle ifade edilmiştir:

“Benim görüşüm şudur: Kıble ehli mümindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farizaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İmanı ve ameli terk eden kimse ise, kâfir ve cehennemliktir. İmanı bulunduğu halde, farizaların bazısını terk eden kimse, günahkâr mümindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğer Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa, affeder.” (Öz, 2017: 62).

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere İmam-ı Âzam, iman ile ameli ayırmakta, iman edilmesi gerekli hususlarda kalb ve dille tasdik veren kişinin ameldeki eksikliklerini veya ihmallerini imandan kopmak şeklinde değerlendirmemektedir. İmam-ı Âzam, kendisine “İman ettiğini ifade ettiği halde namaz kılmayan, oruç tutmayan kimseler” hakkında sorulan sorulara “Allah’ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mümindir” dedikten sonra dikkatleri şu noktaya çekmiştir:

“Ebû Hanife şöyle dedi: ‘Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et (…) Mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz’ (Nisa 4/97), ‘Ey mümin kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin’ (Ankebut 29/56) buyurmaktadır.” (Öz, 2017: 43).

Görüldüğü üzere İmam-ı Âzam’ın İman ve İslâm anlayışı, herhangi bir mürşitin/liderin, kurumun veya topluluğun fertlere ibadet (veya dindarlık) zorlamasında bulunmasını reddetmektedir. Nitekim İmam-ı Âzam kişilerin iman etmeye ve ibadete zorlanamayacağı hususunda şöyle demiştir:

“Yüce Allah şöyle buyurur: ‘Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi de iman ederlerdi. Sen niçin insanları mümin olsunlar diye zorlamak istiyorsun?’ (Yunus 10/99) (…) Allah, kullarının hiçbirini iman veya küfre zorlamamış, onları mümin veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleriyle ilgilidir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mümin olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever. Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kespleridir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır.” (Öz, 2017: 51, 55).

İmam-ı Âzam’dan (699-767) yaptığım bu alıntıların nedeni, Ahmed Yesevî’nin (1093-1166) Divân-ı Hikmet adlı eserindeki “iman ve amel” ilişkisine dair yaklaşımla benzemediğini göstermektir. Akademide oldukça yaygın görüşe göre Ahmed........

© dibace.net