Hüseyin Dedem

Kesik kesik duyulan ama tonu ve aralığı hiç değişmeyen sinyal sesi odanın içerisine yayılıyor; beyaz duvarları, perdeleri ve yatakları dolanıyor; matlaşmış beyaz sadelikte sanki aradığını bulamamış gibi tekrar başa dönüp aynı şekilde seyrine devam ediyordu.

Uyandığında nerede olduğunu evvela anlayamayan, anladıktan sonra da pek yabancısı olduğu ve garipsediği bu soğuk odadan kurtulmanın bir hal çaresini arar gibi çevresine bakınan Hüseyin dedem, bir süre sonra, bu tekdüze sesin kaynağı olan monitördeki çizgileri izleyerek düşüncelere dalmıştı.

Uzun yılların kısa bir muhasebesini yaparken etrafına tekrar şöyle bir göz gezdirdi. Kollarına ve göğsüne bağlanmış kablo ve hortumlarla, kendini yenilgiye uğramış bir güreşçi gibi hissediyordu. Hayata karşı verdiği mücadelede, sanki sırtının mindere geldiğini düşünüyordu. Bir kolunu kaldırmayı denediyse de aldığı ilaçlardan mıdır nedir pek başarılı olamadı. Nice tırpanlar sallayan, nice kayaları yerinden eden ve nice kökler söken o kolların ve pazuların sanki mecali kalmamış ve feri sönmüş gibiydi.

Tekrar çizgilerin oynadığı ekrana dikti gözlerini. Hayır, gözlerini değil, bir gözünü. Çünkü hayatına ışık tutan o bir çift kandilin sağ yandakini, tarlasına yol açarken sıçrayan bir kaya parçası söndürmüştü. Tek gözüyle izledi inip çıkan çizgileri ekrandan. Bunlar, yukarı aşağı muhtelif zikzaklar çizen şekillerdi. Bir süre düşündü ve neden sonra anladı bunların, kalbinin yansıması olduğunu. İzledi ve tekrar dalıp gitti. Tıp dilinde anlamı olan bu çizgilere pek mana veremedi Hüseyin dedem fakat hayatın gidişatına benzetti hemen kendince. İnişler ve çıkışlar… Sarp yokuşlar ve keskin düşüşler… Yer yer ama kısa düzlükler…

Seksen küsur yılını şu hayat değirmeninde öğütmüştü. Ne zorluklar görmüş ve ne çileler çekmişti. Yokluk, hep bir tarafında sızı olmuştu ve fakirlik, sanki karabasandı her gece yorganının üstünde. Bunlara karşın, çok iyi mayalanmış bir umudu ve hiç körlenmek bilmeyen bir azmi vardı. Geleceğe dair daha güzel bir hayat ve daha rahat bir yaşam umudu, hep katık olmuştu azığındaki o kurumuş köy bazlamasına.

Her zaman içinde beslediği bu duygularla gidip geldi tarlasına. Hiç bıkmadı ve de usanmadı. Rençberlerin has olanıydı kendisi. Tarlasına hiç vefasızlık da etmedi. Bir sene bile ekip biçmemeyi kendisine ar saydı. Tarlasına bahar yağmurları rahmet damlalarıyla inerken, toprağını hiç tohumsuz bırakmadı. Bir sene üst kısmını ekti tarlasının, sonraki yıl alt kısmını. Dinlendirdi hep bir tarafını toprağının, şimdikilerin dediği gibi nadasa bıraktı işte. Mahsulün iyi olmadığı yıl küsmedi toprağa, sabırla öbür yılı bekledi. Sabanın ardı sıra, elleri aşağıya dönük tek tek ekti tohumları ama emanetin sahibinden bekledi rızkı ve bu defa bereket için yukarı kaldırdı o çatlamış elleri, dua etti Yaradan’a.

Âşık Veysel misali “sâdık yâr” bildi kara toprağı ve yorulduğu zamanlarda sırtını toprağa yaslayıp uzandı tarlasındaki meşe ağacının gölgesine. Tırtıklı yaprakların rüzgârla hışırdayarak çıkardığı sesleri dinledi. Kendini böyle daha rahat, daha mutlu ve daha zengin hissediyordu. Elini, ayağını topraktan hiç çekmediği için de gündelik fuzulî şeylerle meşgul olacak zamanı hiç olmadı. Belki olduysa da dönüp bakmadı bile. Kimsenin ardından dedikodusunu etmedi ve hasetlik onun semtine dahi yaklaşamadı. Acından ölse de kimsenin beş kuruşuna tenezzül etmedi. Bunun yerine, kıtlık zamanı tarla sürerken sabana takılıp ortaya çıkan bir deri parçasını suda ıslayıp, dişinin ısırabildiği tarafıyla çiğneyip yutmaya çalıştığı yılları hatırında tuttu hep.

Yıllar böyle geldi böyle geçti. Zamanın akışı; onun buğday tarlasında tırpan sallamasıyla ritim tuttu, ağaç dibi eşerkenki kazma sesleriyle frekans yakaladı ve nadastan uyandırdığı tarlaya çektiği saban çizgileriyle aynı hizaya durdu. Atının üzerinde akşam eve dönerken çaldığı ıslıkta melodiye dönüştürdüğü zaman, şimdi onu bu hastane odasında yine bir takım ritmik cihaz sesleriyle karşılamıştı. Evet, zamanın tik takları aynıydı fakat yere ve duruma göre, o sabit tik tak ne de çok değişebiliyordu. Eşit olan bir zaman birimi nasıl da farklıydı yerine göre.

Göğsünde bir sıkışıklık hissetti Hüseyin dedem. Zaten dün bundan dolayı getirmişlerdi kendisini hastâneye. Doktor, kalp damarlarından birinin tıkalı olduğunu söylemiş ve o sebepten ameliyata almıştı. Şu hayatta o kalp ile ne tıkalı yollar açmıştı hâlbuki. O kalp, nasır ve güneş yanığına kesmiş vücuduna can pompalarken; kendisi tarlasına yol açmıştı çetin yamaçlardan, bahçesine su gelsin diye arklar açmıştı, kışın kardan kapanan yolları imece usulüyle çalışarak kürekle açmıştı. Yanına bir can bulamadığı zaman ise azmini yoldaş etmiş ve onu da birlik ve beraberlik saymıştı. En önemlisi; çoluk çocuk ve torun torbasına gönlünü açmıştı o kalple. Yani kalbini açmıştı sevdiklerine.

Şu an nereye baktığının kendisi dahi farkında olmayan o yorulmuş tek gözü titrerken, Hüseyin dedem uzaklara dalmış ve öylece kalakalmıştı. Acaba köyüne ne zaman dönecekti ya da dönebilecek miydi artık?

Oturma odasındaki karşı kanepede yıllardır öylece yatan ve varlığıyla, hayatındaki büyük bir boşluğu dolduran eşini tekrar görebilecek miydi? “Konuşamasa, kalkıp yürüyemese ve bir işin ucundan tutamasa da karaltısı yeter.” dediği hayat arkadaşının yanı başına oturup onun gözlerine bakarak, sağlığında yeterince veremediği değerin telafisini yapmak istercesine “Neden kıymetini çok geç anladım?” diyebilecek miydi tekrar?

Hiç vefâsızlık etmediği tarlasına ve bahçesine bir daha ayak basabilecek miydi? Aşıladığı ağaçlarına tekrar kavuşup da tutmuş ve tomurcuklanmış aşı dallarının sargılarını, tıpkı iyileşmiş bir yaranın sargısını çözer gibi heyecanla çözebilecek miydi?

Sulamaz ise hemen solardı o bahçe ve ahırdaki hayvanları aç kalırdı yem vermezse. Atı ne yapardı ki o olmazsa? Daha merdivendeki ayak seslerinden ve kokusundan bilirdi kendisini ve kısa kısa kükrer tarzda kişnemelerle, arpası bol yemini beklediğini haber verirdi. Zaten atı, onu göremediği zaman kulaklarını diker, kendi etrafında döner ve bir başkasını yanına çok yaklaştırmak istemezdi. Huysuzlanırdı.

Tıpkı bir trenin küçük penceresinden farklı manzara karelerinin hızlı hızlı geçip kaybolması gibi Hüseyin dedemin uzun hayat yolculuğundaki birçok kare de tek gözünün önünden kimisi hızlı kimisi yavaş akıp gidiyordu.

O bunları düşünürken bir de sızı girdi ağrıyan göğsünden içeri ve titreyen gözündeki bir damla yaş, çizgilerle katlanmış olan güneş yanığı yüzünden aşağı doğru süzüldü. O anda kapıdan içeri giren doktora belli etmek istemedi bu sırlarını ve hepsinin üstünü hemen örtmek ister gibi kendini biraz öksürüğe vererek yüzünü öbür tarafa döndü.

Dr. Hüseyin AVANDAĞ                                             

X'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) X

Facebook'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Facebook

WhatsApp'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) WhatsApp

Telegram'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Telegram

Tumblr'da paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Tumblr

Pinterest'te paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır) Pinterest

İrfan PAKSOY 27 Şubat, 2026 at 09:56 ReplySayın Yazar.Önceki makalelerinizde olduğu gibi bu makalenizdeki güçlü betimlemeler de makalenize konu olan vakayı / anlatıyı okuyucunun zihninde kolayca canlandırıyor ve okuyucuyu da metnin içine çekiyor.Önceki makaleleriniz gibi bu makalenizi de ilgi ve keyifle okdum. Kutlarım. Dimağınıza sağlık.Darısı diğer yazılarınıza.

Önceki makalelerinizde olduğu gibi bu makalenizdeki güçlü betimlemeler de makalenize konu olan vakayı / anlatıyı okuyucunun zihninde kolayca canlandırıyor ve okuyucuyu da metnin içine çekiyor.

Önceki makaleleriniz gibi bu makalenizi de ilgi ve keyifle okdum. Kutlarım. Dimağınıza sağlık.

Darısı diğer yazılarınıza.

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.

Beni sonraki yorumlar için e-posta ile bilgilendir.

Beni yeni yazılarda e-posta ile bilgilendir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Dibace.Net'e abone olmak ve yeni yazılar yayınlandığında e-posta ile bildirimler almak için lütfen e-posta adresinizi girin.

İçimizdeki Susmayan Gölge

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Haşr Günü Altını ve Gümüşü Biriktirenlere Lanet Olsun!..

Eğilmeden Yükselmek: Karakterin Makama Üstünlüğü…

AYŞE TURKAY YİĞİTOn Mr. And Mrs. Yufkayürekli

Mr. And Mrs. Yufkayürekli

İrfan PAKSOYOn Hüseyin Dedem

Sefer AkgülOn Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

Hayal Gücü ile Gerçeklik Arasında: Kelimelerin Terbiyesi…

selim tunçbilekOn Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Gerçekleşmeyen Bir Rüyanın Peşinde Ülkücü Bir İttihatçı: Çalık Köylü Mustafa

Ayşe Turkay YiğitOn Süreyya…


© dibace.net